2.12.05

Dayanamayacağım, Açıklıyorum: Ocak'ta Küba'dayım :-)

İşte bu kadar tutabildim kendimi. Cümle alem duysun beni, ben Küba'ya gidiyorum Ocak'ta, heyy! En az 3-4 yıldır, "Bu yıl ya Küba'ya gidicem, ya da Nepal'e. İkisinden birine gitmem şart!" derim. Derim de ne olur? Hiç! Ama işte nihayet!

Bir kız arkadaşla gideceğiz. Karıncaların turuyla, 8-16 Ocak. Çok korktum bir aksilik çıkar diye. Neyse ki şimdilik bir aksilik görünmüyor.

Hazırlıklara başladım. Ferhan Şensoy'un Şans Kapıyı Kırınca filmini seyrettim. Gene Ferhan Şensoy'un Hacı Komünist kitabını aldım. Bu kitabı almaya çalışırken eskilerden tanıdığım Evren Madran'ın Küba Sokakları kitabını buldum, onu da aldım. Ama itiraf edeyim ki henüz kapaklarını açamadım. Elimde Metal Fırtına kitabı var. Amerika, Türkiye'ye savaş açtı kitapta, bu nedenle kitabı elimden bırakmam mümkün değil. Neyse...

Yakında Küba turuna gidenler tanışma partisi, dia gösterimi vb. olacak. Sabırsızlıkla onları bekliyorum...

7.11.05

Tatilin 2. Taksiti -- Bisiklet Şehri Berlin

İlk gördüğümde de sevdim Berlin'i, her gittiğimde de seviyorum. Berlin ormanın içine kurulmuş bir şehir. Her yer ağaç, sokak araları parklarla dolu. Ve sonbahar Berlin'e çok yakışmış. Yerler dökülen yapraklarla kaplıydı, ağaçlar ise sarı, yeşil ve kırmızı...

Bayramda Berlin'deydim velhasılı. Check Point Charlie müzesine gittim. Duvar yıkılmadan önce doğudan batıya geçmeye çalışan insanların maceraları, o zamanların atmosferi üzerine bir müze. (Bilgi için: Giriş 9.50€) Ama şimdi bunu anlatasım yok. Çünkü hemen müzeden çıkışta ne zamandır yapmak istediğim şeyi yaptım: Bisiklet kiraladım.

Bir dükkandan değil. Sokaklara bırakılmış duran bisikletler.. Elbette bir şirkete aitler. Telefon ediyorsun, üye oluyorsun. Sonunda kredi kartından kesiyorlar ne tuttuysa. Pek ucuz değil ama bisikletler çok güzel. Ayrıca Berlin gerçek bir bisiklet şehri. Neredeyse hiç yokuş yok. Ova gibi. Yollarda ve kaldırımlarda genel olarak bisiklet yolları çizgilerle ayrılmış, bazı merkezlerde bisikletler için ayrı ışıklar bile var. Şoförler de bisikletlilere karşı çok saygılılar. Zaten trafikte genel olarak saygısız insan yok denecek kadar az.
İşte benim aktivist bisikletim İşte benim aktivist bisikletim

İşte benim aktivist bisikletim! :-)


Şansıma hava da çok güzeldi. Dedim ya hep istediğim bir şeydi. Bisikletin üstüne çıkıp da yol almaya başlayınca birden İmparator Valsini mırıldanmaya başladım. O anda bisiklet kiralamak, dünyayı fethetmek gibiydi demek ki :-) Güzel havada, sonbahar yapraklarının üzerinden, kanalların kenarından, parkların arasından geçerek sürdüm bisikletimi, çok mutlu oldum.

Kollwitzplatz'daki favori tezgahım
Berlinliler'in zor bulduğu Kollwitzplatz'daki sokak pazarını bile buldum. Oradaki favori balıkçı tezgahımı buldum. Sarhoş ve tıka basa olana kadar da yiyip içtim: şampanya ve istiridye, balık çorbası, bira, jumbo karides ve beyaz şarap. Ohhh!

Çok mutlu oldum, öyleki şu anda başkacana da bir şey anlatasım yok. Belki sonra..

1.11.05

Tatilin 1. Taksiti

Yazdığım gibi İzmir'deydim, yazlıkta. Oradan da bir yere kıpırdamadım. Uyudum, yedim, yürüdüm, yıkanmadım, saçımı taramadım ve dişimi fırçalamadım :-)

Hava yer yer soğuk ve rüzgarlıydı, yer yerse insanın kendisini mavi sulara bırakmasını istetecek kadar ışıltılı ve güneşli. Merak etmeyin, denize sadece dizlerime kadar girebildim. Seyirci kitleme hayal kırıklığı (adrenalin bakımından) ve zafer sarhoşluğu (umdukları buydu) yaşattım.

Ee malum gündeme damgasını vuran konulardan biri de depremdi. Gittiğim ilk akşam ve döneceğim sabah beni uykumdamdan uyandırarak beni de gündemin içine dahil etti.

Mevsim sonbahardı fakat hala güzel çiçekler (son demleriydi) ve ağaçlarda meyveler vardı. Hit meyveler nar, mandalina ve ayva idi. Ama elbetteki nar baskın çıktı. Bizim bahçemizdeki bu yıl ilk ürününü veren nar ağacı ne yazıkki sadece bir nar vermişti. Sevgili annem ve babam onu benim için bekletmişler, dalından koparmak şerefi bana nail oldu. Bir narı üç kişi paylaştık. Hayatımda yediğim en güzel nardı! İşte fotoğraflar...
Babam ve Nar

1.10.05

İlk turnuva maçı!

Malum arada bir yazıyorum tenise başladım diye. Bugün ilk kez bir tenis turnuvasına katıldım. İlk maçım son maçım oldu. Acemilerin maçını seyretmek de sıkıcı olmalı gerçekten. Servisi atmak zor, atanı karşılamak zor, karşılayanı karşılamak da zor! He he :-) Ee haliyle böyle düşünüp oynanan maçı seyretmek de zor. Gene de tenise devam :-)

29.9.05

Nepal gene yattı!

Gene olmadı! Gene bir Hindistan-Nepal turuna katılmayı başaramadım. Tek başıma da gitmek istemiyorum. Bayram tatili planım yarı İzmir-yarı Berlin şeklinde değişti. Ama hala tatile 1 ay var ve ben gene yeni bir plan yapabilirim.

20.9.05

Bayram tatili yaklaşıyor...

Malum Kasım başı bayram tatili var. Ben de kurtlanmaya başladım. Bir hafta - 10 günlük tatile gidebilirim. Sevgilimin işi varmış, gelemeyecekmiş. Hem cazip bir yer - tur bulmalıyım, hem de bir tur arkadaşı. Elbetteki aklımda bir takım turlar var: Hindistan - Nepal, Peru, Endonezya. Küba'da aklımda ama Ocak tatiline sakladım. Heyecanla bayram turlarının ilanlarının yayınlanmasını bekliyorum.

13.9.05

Kaz Dağları'na yakın Kocadağ Evi

Kocadağ Evi'ne 29 Ekim tatilinde gittik, 3 geceliğine. 3 odalı küçük bir köy evi. Kaz Dağı tesisleri arasında geçiyor ama aslında Madra Dağı'na sırtını dayamış, Kocadağ Köyü'nün üstünde. Ev sahibi Mustafa Bey, mümkün olduğunca evi gruplara vermek istiyor. Çünkü ev, gerçekten de bir pansiyondan çok bir ev. Üst katta iki oda ve ortak tuvalet var. Alt katta da bir oda ve tuvalet. Ev çok temiz, ev sahibi çok titiz, sıcak su sorunu yok. Yemek hazırlarken mutlaka eldivenlerini ve bembeyaz önlüklerini giyerek servis yapıyorlar.

Kocadağ Köyü küçük, güzel, ağaçlar içinde bir köy. Bol oksijenli, çam kokuları içinde keyifli yürüyüşler yapmak mümkün. İsterseniz Mustafa Bey de size rehberlik ediyor. Her gece barbekü, isterseniz şömine ateşi. Mustafa Bey'in bir de yardımcısı var: Gül, Türkmen kızı. Geleneksel üç etek kıyafetini (En alta şalvar, üstüne entari onun üstüne cepken ve en üste de önlük) giymemiz için bize izin verdi sağolsun.


Köy Balıkesir'in Havran ilçesine bağlı. Cuma günü de Havran pazarına gittik. Güzel, büyük bir pazar. Bir İstanbul'lu için ucuz da. Pazarda bol bol zeytinyağı, nar, ceviz ve badem bulmak mümkün. Yeşillikler tazecik. Hele brokoliler çok güzeldi. Yurtdışından gelmiyor, köylüler yetiştirdiklerini satıyor. Bir de çilek aldık ki ekim sonunda böy lezzetli çilek bulunabileceğini hiç bilmezdim. Bu cins çilek kar düşene kadar meyve verirmiş. Köylü kadınların üzerinde genel olarak siyah uzun bir ceket var. Bu çarşafın alt kısmı gibi gözükmekle birlikte aslında öyle değil. Gerektiğinde aldıklarını bu uzun eteğin içine doldurup arkadan kıvırıveriyorlar ve bohça gibi kullanıyorlar. Pazarcılar güleryüzlü, rahatlıkla tadına bakıp alabilirsiniz.

Ekim sonunda olmamıza rağmen hava çok güzeldi. Deniz kenarında 30 dereceye yaklaşıyordu. Evimiz Ören'e araba ile 17 dakika civarı. Hazırlıklı olsaydık denize bile girebilirdik. Akşamları hoş bir serinlik vardı. Üstümüze hafif bir ceket alarak balkonda uzun keyifli sohbetler yapabildik.

Giderken bol bol yürüyüş yaparız diye düşünmüştük. Doğrusu pek de düşündüğümüz gibi olmadı. Ama koşullar uygun olmadığından değil, bizim tembelliğe ihtiyacımız olduğundan. Dinlendik, yedik içtik, sohbet ettik, biraz arabayla dolandık, biraz da yürüyüş yaptık. Altı arkadaş çok güzel keyifli bir tatil geçirdik.
Son olarak bu da Kocadağ Evi'nin linki, ben bu adresten ulaşmıştım:
Kocadağ Evi
Telefon: Mustafa Eğitimci 532 427 62 68


Eski bir yazı.. 1 Kasım 2004'den..

8.9.05

Kaleköy'de balıklarla yüzdüm :-)

3 geceliğine gittik Kaleköy'e. İstanbul'dan Dalaman'a uçakla, oradan İzmir'den yola çıkan arkadaşlarımız karşıladı bizi. Yaklaşık 185 km. sonra Üçağız'a (Kekova) vardık. Oradan küçük bir tekne kiralayarak Kaleköy'de (Simena) kaldığımız Kale Pansiyon'a ulaştık. Karadan da ulaşım varmış ama sanırım pek kullanılmıyor.


Simena bir Likya kenti. MÖ. 2 yy.da depremle yıkıldığı sanılıyor. Fakat sonrasında da hayat devam etmiş. Bir Rum kasabası imiş. Müdale ile buraya Girit'ten gelenler yerleştirilmiş. Tarih heryerde. Denizde yüzerken karşınıza bir lahit çıkabiliyor. Denizin içinden çıkan merdivenler suyun üstünde eski harebelere varabiliyor.

Günübirlik turcuların uğrak yeri Simena. Bazen çok fazla tekne oluyor denizde. Ama Eylül sezon sonu olduğu için çok rahatsız edici boyutlara gelmedi. Tekneler bence denizi kirletiyor biraz ama denizi gene de çok güzel. Bol balık var. Yanımızda şnorkerlerimiz de vardı. Balıkları ve harabeleri seyrederek uzun uzun yüzdük. Bir saatten önce çıkmadık sudan. Hele de sabahları insan kendini akvaryumda yüzüyor sanabiliyor.

Bol bol yedik içtik yüzdük. Ama diyebilirim ki mutfakları iyi değil. Servis de pek iyi değil. Gene de pansiyonumuz güzeldi. Odanın önündeki yatak keyifliydi. Denize sıfırdık, sabah öğle akşam iskeleden ayrılmadık.
Keleköy'ün çok da güzel bir kalesi var. İnanılmaz bir manzara. Üçağız'ın neden üç ağız olduğunu kaleden görebiliyorsunuz.

Kaleköy'de Rahmi Koç'un ve Demirören ailesinin mülkleri var. Koç da bizimle birlikte oradaydı. 7 tane ev almış oradan. Kimisi harabe. Bir de okul yaptırmış. Ama 6 öğrencisi varmış ve bu yıl kapalı olacakmış. Demirörenler'in evi tamamen ayrıksı bir koyda. Yüzyıllardır insanların yaşamayı seçmedikleri yerdeler :-0

Kaleköy'e su 3 yıl önce gelmiş. Öncesinde teknelerle su gelirmiş. Ve bir Japon kadın 13 yıl önce Kaleköy'e gelmiş, 2 yıl kirada oturmuş ve sonra da oturduğu yeri 99 yıllığına kiralamış. Evine uğradık, 2 çift laf ettik. Bir kerede o biz Ankh Pansiyon'da otururken oraya geldi de sohbet ettik. Ne yapıyorsun burada deyince "yaşıyorum" diyor. Neden deyince de "ben de bilmiyorum" diyor. İlginç değil mi?! Türkçe de öğrenmiş geçen zamanda. Evi de köyün biraz dışında yalnız bir ev. Yılın 9-10 ayını Kaleköy'de, geri kalanını Japonya'da ve Roma'da geçiriyormuş. Ve tekrar hatırlatmak isterim 3 yıl önceye kadar buralara su tekneler ile getiriliyormuş.

Kaleye çıkarken de satılık tarihi ev ilanı vardı kapıda. Girdik kapıdan güzel bir bahçeye, başladık sohbete. Ev sahibinin adı Haluk Tarcan. Kendisi etnolog ve piyanist. Çok yakın zamanda "Ön Türkler" adında bir kitabı basılacakmış. Bir akşam yemeğe ddavet ettik, eşiyle birlikte soframıza katıldılar. 74'den beri yazlarını Kaleköy'de geçiriyormuş. İstanbul'da ev alabilmek için satacakmış evini. Kaleköy sit alanı olduğu için evler çok kıymetli. Ondan Kaleköy'ün son 30 yıllık tarihini dinledik. Ön Türkler kavramını o atmış ortaya. Bu konuda uzun uzun düşüncelerini aktardı bize. 75 yaşındaymış Haluk Abi. Hala uzakta bir zaman olarak bahsediyor emeklilikten.

3 günün sonunda dönüş yoluna geçtik. Arabamızın farlarını açık unutmuşuz, öğlen güneşinde Üçağız ahalisinden akü için ara kablo sorarak yardım istedik. Ama anladık ki var da vermek istemiyorlar, ve genel olarak birbirleriyle araları pek de iyi değil. Ne yazık!

Gene Dalaman'dan uçağımıza binerek geldik İstanbul'a. Taksi tutmak için boğuştuk, taraik polisi düdükleri, kalabalık... E5'e çıktık, salı akşamı trafiği için de inanılmaz doluydu yollar, ne de olsa okullar açılıyor yakında. İlk defa bir tatil dönüşünce İstanbul şok etti beni. E5'e bakakaldım. Biz insanoğlu neler yapıyoruz kendimize, ne biçim bir atmosferde yaşıyoruz diye...

1.9.05

Selanik İzmir'den güzel çıktı!

İstanbul'dan cumartesi arabamızla yola çıktık 4 kişi, bir de altı yaşında bir çocuk. İş için gidecekti sevgilim, yapıştım paçasına bırakmadım. İlla ben de gelicem sana dokunmam diye tutturdum. Alelacele oldu. Hiç bir araştırma yapmadan çıkmışız yola. Elimizde sadece Otoyolcular Derneği'nin bir kitapçığı ve Selanik'te gezilecek birkaç yer adı.

Kitapçık ,zekamızı da kullanarak yolumuzu bulmamızı sağladı. Yol boyunca verdiğimiz tüm molalarımızda Türkçe konuşarak işimizi halledebildik.

Ctesi vardığımızda yorgunduk. Yol molalarla yaklaşık 8-9 saat civarında sürdü. Vardığımızda geç olmuştu gene de şehri turladık. Çok beğendim Selank'i. İzmir'in (artık geçmişte kalmış olan) Kordon'u gibi Kordon'u var. Deniz güzel. Sokaklar çok kalabalık. İzmir'de apartmanlar hep balkonludur. Övünürüz balkonlarımızla. Ama Selanik'teki balkonlar daha büyük. Barlar, restoranlar hem daha büyük hem daha nezih. Şehir Avrupalı. İnsanlar rahat, kızlar mini mini eteklerini giyiyor, kimse rahatsız etmiyor. Şehir derli toplu. Şehir merkezindeki tarihi binalar korunmuş. Güzel dar sokakları da var. Gezdiğim gördüğüm yerlerse, malum Atatürk'ün pembe boyalı evi, Aya Sofya Kilisesi, Agora, arabayla geçerken Beyaz Kule (Ne yazık ki içine giremedim) ve Rotonda. Rotonda çok eski bir kilise. Ama o gün kapalıymış ne yazık ki göremedim içini. Dışardan görmek de güzeldi. Aya Sofya'nın girişine sırtınızı erin ve doğruca biraz solkoldan yol alın. Agora'ya geliyorsunuz. Bir nevi sabit pazar, etler balıklar sebzeler. Bu mekanları çok severim. Bu arada balıklar da levraki, çupraki :-) Ee biraz da alışveriş yaptım.

Fazla vaktimiz yoktu. Pazartesi de geri döndük. Chalkidiki'ye gidemedik. Orayı merak ettim. Sanırım sahil kasabası. Denize girmeye oraya gidiyor olabilirler.

Çocuk da olduğu için dar olan vaktimiz daha da dar geldi. Selanik'i İzmir'e benziyor dendiği için sevmeye hazırdım. Ama ne yalan söyleyeyim hiç de beklemediğim halde daha güzel buldum. Sevgilimse "Zevkle yaşayabileceğim bir şehir Selanik!" dedi. Gene gelmek ümidiyle veda ettik Selanik'e.

Dönüşte de yoldan vakti zamanında Kapadokya'dan Gelvari'den gelenlerin kurduğu Nea Kalvari'nin ünlü bademli un kurabiyelerinden de almayı ihmal etmedik.

8.7.05

Şile gene güzeldi!

Haftasonu Şile'deydim. Gene güzeldi. Evet kalabalıktı. Ama ben sırrı buldum. Mendirekten girince denizdeki kalabalığın %90'ı sahil kısmında kalıyor. Dubaların hemen biraz açığından yüzmek pek keyifli. Karadeniz'in tuz oranı beni şaşırtıyor. Ege'den Akdeniz'den sonra tatlı su gibi geliyor. Haftasonu'da deniz harikaydı doğrusu. Durgun, berrak bir deniz. Su hafif serindi ama rahatsız edecek kadar değil. Yanımda arkadaşım da vardı :-) Şile'deki evin manzarası inanılmaz. Şu siteye resim koymayı başardığım zaman bir de Şile manzarası eklemek isterim.

Daha önce yazdım mı bilmiyorum. Tenise başladık Aynur'la. 6 ders geride kaldı. Ben şaşkın ilk 3 ders gözlüksüz çıkma hatası yaptı. Topları bol bol ıskaladıkça moralim bozuldu, kasıldım kaldım. Ama artık iyiye gidiyor. Tenis beni mutlu ediyor :-)

21.6.05

Hastalık, yaşlılık, ölüm!

2-3 haftadır çevremde bir hastalık halidir gidiyor. Önce babamın kalbinde, sonra da sevgilimin annesinin dolaşımında sorun çıktı. Sanırım artık hepsini atlatmak üzereyiz. Ama yorulduk. Uzun süredir doğru düzgün evimizde kalamadık. Dağıldık.

Ama bitmek üzere.. Yaşlılar ve hastalıkları gerçekten üzücü. Çok garip, yaşlı olduları için normal-beklenen hastalıklar ama gene de kondurmak istemiyorsun. Hayatın doğası deyip kabul ettiğini sanıyorsun, başa gelince öyle olmadığını, kabul edemediğini görüyorsun. Dahası onlar da yaşlandıklarını daha çok görüyorlar, kendilerini ölüme daha yakın hissediyorlar ve daha çok korkuyorlar. Hayat-yaşam-doğum-ölüm-yaşantım-ben-geleceğim... bunları daha çok akla getiriyorsun..

Bir şey olacağı yok. Bunları düşündüm de hayatım değişmedi, pek de değişeceğini sanmıyorum. Hastalıkları atlatıp yolumuza devam edeceğiz. Bir dahaki hastalıkta bunları tekrar hatırlayacağız. Yakınlarımızı, sevdiklerimizi kaybedeceğiz zamanla. Ve sonunda sıra bize de gelecek. Şu anda çok uzak hissedilen ölüm... Umarım o günlerde kendimi bir şeyleri kaçırmış, geri kalmış, eksik kalmış hissetmem. Huzurla yattığım bir uykunun derinliğinde, yorgunluğunu hissettiğim keyifli bir günün sonunda ve güzel bir rüyanın sonunda dudaklarımda hafif bir tebessümle son nefesimi veririm...

Büyülü Şehir Amsterdam

Amsterdam'a Aralık soğuğunda gittim, gene de çok sevdim. Bu şehirde yaşayabilirim diye düşündüm. Kendimi Amsterdam'a yakın hissettim. Şehir merkezine çok yakın Rho Otel'de kaldık. Temiz, temel ihtiyaçları sağlayan, 3 yıldızlı, makul fiyatlı bir otel.
Bakımlı binalarıyla Amsterdam, pek çok Avrupa şehri gibi tarihi dokusunu korumuş bir şehir.Cafe de Jaren'dan dışarısı Binalar çok güzel fakat asıl güzellik bunların sağlı sollu kanla boyunca yerleşmiş olması. Şehirde pek çok güzel kafe var. Ve en güzel kafeler gene kanala cephesi olanlar. Hele yazın bu kafelerin keyfini düşünemiyorum. Bu noktada Cafe de Jaren'ı kesinlikle tavsiye ediyorum.Amsterdam'ın bit pazarında markalı değişik kıyafetler bulmak mümkün. Fakat pek de ucuz olmadıklarını ekleyeyim.
Şehir gerçek bir bisiklet cenneti. Kışın bile insanlar bisiklete biniyor. Biz de geri kalmadık ve bisiklete binŞehir meydanında bisiklet parkının bir kısmıdik. Bisikletlerimizi Rho Otel'den kiraladık. En küçük bisiklet ile bana biraz büyük geldi. Hollanda halkının boy ortalaması çok yüksek. Ama sanki kadınlar daha uzun. Ne yazık ki biraz cüce hissettim kendimi ki ben de 1.63'üm! Çok kısa sayılmam yani. Neyse.. Kanal boyunca ilerledik. Elbetteki şehrin sakinleri daha hızlı şoförler. Ben sadece yazlıkta bisiklet sürmüş birisi olarak kendimi biraz tedirgin hissettim başta. Fakat daha sonra rahatladım ve keyfini çıkardım.
Kanal turuna katıldık. Farklı farklı rotalarda yapılan turlardan hangisine katıldığımıza emin değilim. Fakat çok keyifliydi. Bununla birlikte ikinci bir tura katılma ihtiyacı duymadım. Kanal turu boyunca güzel Amsterdam evlerini seyretmek keyifliydi. Hele hele kanal boyunca görülebilen tekne evler ayrı bir alem! Bu teknelerde yaşadığını hayal etmeden bu turun bitmesi mümkün değil. Bunlar tekne evler ama içinde kitaplıklar, cam kenarında çiçekler, hatta balkonlar, teraslar...
Kanal turunda çekildi
Bu yazıya başlayalı çok olmuştu. Yarım kalmış... ama gene de boşa gitmesin dedim, buraya koydum.

7.6.05

Haftasonu İzmir

Konak Pier'den manzara
Cuma akşamüstü İstanbul'dan İzmir'e uçtum. Soluğu eski balık halinin yerine kurulan Konak Pier'de aldım. Ucu ucuna da olsa güneşin batışına yetiştim. Çok sevdim Konak Pier'i. Denizin üstünde ve ortamı da çok güzel. Tek sevdiğim alışveriş merkezi diyebilirim. Akşam yemeğimizi de burada açıkhavada yedik.
Ertesi sabah Karaburun'a gitmek üzere yola çıktık. Güzelbahçe tarafında harika bir kahvaltı yaptık. Elbette gene denize nazır.. Ballı kaymağın hem tadı hem de manzarası pek hoştu.
Yol arkadaşlarımın ikisi eski İzmirlilerdi; biri Girit, biri Boşnak göçmeni aileden. Bu civarlardaki köyleri, geçmişini biliyorlardı. Ben de İzmirliyim ama mesela Urla'ya mübadele zamanı Boşnak ve Arnavut göçmenlerinin yerleştirildiğini bilmiyordum.
Acelemiz yoktu, köylere girip çıktıp. Bazılarında oturup çay kahve içtik.
Köylerin hemen hepsi eski Rum köyleri. Hala taş binalar mevcut. Köyler genelde boş, gnçler hemen hemen yok. Ama köylüler güleryüzlü. Hepsi hoşgeldiniz diyor, gülümsüyorlar. Her köyün bir meydanı, meydanında bir kahvesi ve Atatürk büstü var. Kahvelerin de inanılmaz güzel deniz manzaraları var.

Neyse. En sonunda öğlen 2-3 gibi Karaburun'a vardık, Number One'ın bungolowlarına yerleştik. Denize sıfır. Deniz pırıl pırıl, dibi görünüyor. Karaburun çok bakir. Eğlence mereklılarına hitap etmiyor. Huzur mekanı. Arkdaşlarımızın bütün yıl orada yaşayan arkadaşları vardı. Onlarla birlikte yedik, içtik. Hatta aralarından birinin doğumgününü kutladık, şarkılar söyledik. Ne yazık ki adını hatırlamadığım sahil restorantında ızgara kalamar, ızgara ahtapot ve kalamar kızartma yedim. Başka şeyler de yedim ama özellikle bunları tavsiye ediyorum.
Pazar sabah 7:15'de uyandık. Sahilden başlayarak, daha tırmanarak 1 saat 10 dakika kadar yürüdük, sonra da cuppalaaa denize...
Dönüşte geldiğimiz yoldan dönmedik. Bütün o yarımadayı dolanarak Çeşme üzerinden karışık kumrumuzu yiyerek döndük. Alaçatı'ya da uğradık. Alaçatı'yı gene çok beğendim. Çok özel bir yer orası. Sakız likörü aldık, Yunan adalarından gelme, ben çok şekerli ve az aromalı buldum. Daha önce sadece bir kez Karaburun'da yediğim kabak çiçeği dolmasını ancak Alaçatı'da bulabildim ve çok başarısızdı. Şüphelenmeliydim aslında enginar dolmalarının görünüşü bile kötüydü.
Ve de uçağımıza binip İstanbul'umuzun yolunu tuttuk. Farkında olmadan bir hayli yorulmuşuz. Bu nedenle gece de yatağımızı pek sevdik.
Çok güzel bir haftasonu geçirmiş olduk. Üşenmeyip, 2 güncük demeyip yollara düşmek lazım, aspirin gibi, vitamin hapı gibi... Ne benzetmeler!.. Bu şehir hayatı bizi mahvetmiş.

3.6.05

Güzel cuma!


Sade'nin kedileriyle başladım güne ve tabi Sade'yle. Güzeldi :-) Hava güzel, arkadaşım güzel, kediler pek bıcırık ve de bugün günlerden cuma!.. Tatile gidiyorum bugün. Sadece haftasonu için İzmir'e. Belki denize de girerim diye umuyorum.
Ama işte her cuma günü olduğu gibi zaman gitgide daha zor geçiyor ve uyku yavaş yavaş göz kapaklarımda ağırlığını hissettiriyor. Garip ama cuma akşamı benim minimum enerjili akşamım. Kendime güzel, sorunsuz, şeker pembesi bir haftasonu diliyorum..

1.6.05

Yazmaya devam...

Bugün yazın ilk günü :-) Ama hava ha yağdı ha yağacak!
Bir hayli uğraştıktan sonra 2. yazımı nereden yazabilieceğimi bulabildim.
Bu geçen süre içinde motorsiklet ehliyeti için sınavlara girdim. Sonuç başarılı. Ama açıkçası en başarılı değilim. Şu halimle trafiğe çıksam işim biter. Ama tatile çıktığımda artık korkmadan scooter kiralayabilirim. Roma'da kiralamak istemiştim. Ama düşünüyorum da şu halimle Roma'nın vızır vızır işleyen motor trafiğinde düşüp şaşmadan sürebilmem mümkün görünmüyor.

17.5.05

Merhaba

İşte ilk yazı! Var olan web siteme devam edemiyorum, Çünkü işyerinden FTP yapamıyorum. Eve gittikten sonra da PC'min karşısına geçesim yok.

Tatilden döndüm dün. 3 Günlük Antalya tatili idi. Güzeldi, dinlendim ama Şunu anladım ki herşey dahil tatiller, koca oteller bana göre değil. Yemeğimi oturup sakin sakin yemek istiyorum. İtiraf ediyorum beni en çok bu etkiledi :-) Aslında jet ski, paraşüt, havuz, masaj vb. hepsini elinin altında bulmak keyifli. Ama keyifli bir yemek benim için demek ki en önemlisi imiş..

Diğer yazılarımın olması dileğiyle :-)