29.9.05

Nepal gene yattı!

Gene olmadı! Gene bir Hindistan-Nepal turuna katılmayı başaramadım. Tek başıma da gitmek istemiyorum. Bayram tatili planım yarı İzmir-yarı Berlin şeklinde değişti. Ama hala tatile 1 ay var ve ben gene yeni bir plan yapabilirim.

20.9.05

Bayram tatili yaklaşıyor...

Malum Kasım başı bayram tatili var. Ben de kurtlanmaya başladım. Bir hafta - 10 günlük tatile gidebilirim. Sevgilimin işi varmış, gelemeyecekmiş. Hem cazip bir yer - tur bulmalıyım, hem de bir tur arkadaşı. Elbetteki aklımda bir takım turlar var: Hindistan - Nepal, Peru, Endonezya. Küba'da aklımda ama Ocak tatiline sakladım. Heyecanla bayram turlarının ilanlarının yayınlanmasını bekliyorum.

13.9.05

Kaz Dağları'na yakın Kocadağ Evi

Kocadağ Evi'ne 29 Ekim tatilinde gittik, 3 geceliğine. 3 odalı küçük bir köy evi. Kaz Dağı tesisleri arasında geçiyor ama aslında Madra Dağı'na sırtını dayamış, Kocadağ Köyü'nün üstünde. Ev sahibi Mustafa Bey, mümkün olduğunca evi gruplara vermek istiyor. Çünkü ev, gerçekten de bir pansiyondan çok bir ev. Üst katta iki oda ve ortak tuvalet var. Alt katta da bir oda ve tuvalet. Ev çok temiz, ev sahibi çok titiz, sıcak su sorunu yok. Yemek hazırlarken mutlaka eldivenlerini ve bembeyaz önlüklerini giyerek servis yapıyorlar.

Kocadağ Köyü küçük, güzel, ağaçlar içinde bir köy. Bol oksijenli, çam kokuları içinde keyifli yürüyüşler yapmak mümkün. İsterseniz Mustafa Bey de size rehberlik ediyor. Her gece barbekü, isterseniz şömine ateşi. Mustafa Bey'in bir de yardımcısı var: Gül, Türkmen kızı. Geleneksel üç etek kıyafetini (En alta şalvar, üstüne entari onun üstüne cepken ve en üste de önlük) giymemiz için bize izin verdi sağolsun.


Köy Balıkesir'in Havran ilçesine bağlı. Cuma günü de Havran pazarına gittik. Güzel, büyük bir pazar. Bir İstanbul'lu için ucuz da. Pazarda bol bol zeytinyağı, nar, ceviz ve badem bulmak mümkün. Yeşillikler tazecik. Hele brokoliler çok güzeldi. Yurtdışından gelmiyor, köylüler yetiştirdiklerini satıyor. Bir de çilek aldık ki ekim sonunda böy lezzetli çilek bulunabileceğini hiç bilmezdim. Bu cins çilek kar düşene kadar meyve verirmiş. Köylü kadınların üzerinde genel olarak siyah uzun bir ceket var. Bu çarşafın alt kısmı gibi gözükmekle birlikte aslında öyle değil. Gerektiğinde aldıklarını bu uzun eteğin içine doldurup arkadan kıvırıveriyorlar ve bohça gibi kullanıyorlar. Pazarcılar güleryüzlü, rahatlıkla tadına bakıp alabilirsiniz.

Ekim sonunda olmamıza rağmen hava çok güzeldi. Deniz kenarında 30 dereceye yaklaşıyordu. Evimiz Ören'e araba ile 17 dakika civarı. Hazırlıklı olsaydık denize bile girebilirdik. Akşamları hoş bir serinlik vardı. Üstümüze hafif bir ceket alarak balkonda uzun keyifli sohbetler yapabildik.

Giderken bol bol yürüyüş yaparız diye düşünmüştük. Doğrusu pek de düşündüğümüz gibi olmadı. Ama koşullar uygun olmadığından değil, bizim tembelliğe ihtiyacımız olduğundan. Dinlendik, yedik içtik, sohbet ettik, biraz arabayla dolandık, biraz da yürüyüş yaptık. Altı arkadaş çok güzel keyifli bir tatil geçirdik.
Son olarak bu da Kocadağ Evi'nin linki, ben bu adresten ulaşmıştım:
Kocadağ Evi
Telefon: Mustafa Eğitimci 532 427 62 68


Eski bir yazı.. 1 Kasım 2004'den..

8.9.05

Kaleköy'de balıklarla yüzdüm :-)

3 geceliğine gittik Kaleköy'e. İstanbul'dan Dalaman'a uçakla, oradan İzmir'den yola çıkan arkadaşlarımız karşıladı bizi. Yaklaşık 185 km. sonra Üçağız'a (Kekova) vardık. Oradan küçük bir tekne kiralayarak Kaleköy'de (Simena) kaldığımız Kale Pansiyon'a ulaştık. Karadan da ulaşım varmış ama sanırım pek kullanılmıyor.


Simena bir Likya kenti. MÖ. 2 yy.da depremle yıkıldığı sanılıyor. Fakat sonrasında da hayat devam etmiş. Bir Rum kasabası imiş. Müdale ile buraya Girit'ten gelenler yerleştirilmiş. Tarih heryerde. Denizde yüzerken karşınıza bir lahit çıkabiliyor. Denizin içinden çıkan merdivenler suyun üstünde eski harebelere varabiliyor.

Günübirlik turcuların uğrak yeri Simena. Bazen çok fazla tekne oluyor denizde. Ama Eylül sezon sonu olduğu için çok rahatsız edici boyutlara gelmedi. Tekneler bence denizi kirletiyor biraz ama denizi gene de çok güzel. Bol balık var. Yanımızda şnorkerlerimiz de vardı. Balıkları ve harabeleri seyrederek uzun uzun yüzdük. Bir saatten önce çıkmadık sudan. Hele de sabahları insan kendini akvaryumda yüzüyor sanabiliyor.

Bol bol yedik içtik yüzdük. Ama diyebilirim ki mutfakları iyi değil. Servis de pek iyi değil. Gene de pansiyonumuz güzeldi. Odanın önündeki yatak keyifliydi. Denize sıfırdık, sabah öğle akşam iskeleden ayrılmadık.
Keleköy'ün çok da güzel bir kalesi var. İnanılmaz bir manzara. Üçağız'ın neden üç ağız olduğunu kaleden görebiliyorsunuz.

Kaleköy'de Rahmi Koç'un ve Demirören ailesinin mülkleri var. Koç da bizimle birlikte oradaydı. 7 tane ev almış oradan. Kimisi harabe. Bir de okul yaptırmış. Ama 6 öğrencisi varmış ve bu yıl kapalı olacakmış. Demirörenler'in evi tamamen ayrıksı bir koyda. Yüzyıllardır insanların yaşamayı seçmedikleri yerdeler :-0

Kaleköy'e su 3 yıl önce gelmiş. Öncesinde teknelerle su gelirmiş. Ve bir Japon kadın 13 yıl önce Kaleköy'e gelmiş, 2 yıl kirada oturmuş ve sonra da oturduğu yeri 99 yıllığına kiralamış. Evine uğradık, 2 çift laf ettik. Bir kerede o biz Ankh Pansiyon'da otururken oraya geldi de sohbet ettik. Ne yapıyorsun burada deyince "yaşıyorum" diyor. Neden deyince de "ben de bilmiyorum" diyor. İlginç değil mi?! Türkçe de öğrenmiş geçen zamanda. Evi de köyün biraz dışında yalnız bir ev. Yılın 9-10 ayını Kaleköy'de, geri kalanını Japonya'da ve Roma'da geçiriyormuş. Ve tekrar hatırlatmak isterim 3 yıl önceye kadar buralara su tekneler ile getiriliyormuş.

Kaleye çıkarken de satılık tarihi ev ilanı vardı kapıda. Girdik kapıdan güzel bir bahçeye, başladık sohbete. Ev sahibinin adı Haluk Tarcan. Kendisi etnolog ve piyanist. Çok yakın zamanda "Ön Türkler" adında bir kitabı basılacakmış. Bir akşam yemeğe ddavet ettik, eşiyle birlikte soframıza katıldılar. 74'den beri yazlarını Kaleköy'de geçiriyormuş. İstanbul'da ev alabilmek için satacakmış evini. Kaleköy sit alanı olduğu için evler çok kıymetli. Ondan Kaleköy'ün son 30 yıllık tarihini dinledik. Ön Türkler kavramını o atmış ortaya. Bu konuda uzun uzun düşüncelerini aktardı bize. 75 yaşındaymış Haluk Abi. Hala uzakta bir zaman olarak bahsediyor emeklilikten.

3 günün sonunda dönüş yoluna geçtik. Arabamızın farlarını açık unutmuşuz, öğlen güneşinde Üçağız ahalisinden akü için ara kablo sorarak yardım istedik. Ama anladık ki var da vermek istemiyorlar, ve genel olarak birbirleriyle araları pek de iyi değil. Ne yazık!

Gene Dalaman'dan uçağımıza binerek geldik İstanbul'a. Taksi tutmak için boğuştuk, taraik polisi düdükleri, kalabalık... E5'e çıktık, salı akşamı trafiği için de inanılmaz doluydu yollar, ne de olsa okullar açılıyor yakında. İlk defa bir tatil dönüşünce İstanbul şok etti beni. E5'e bakakaldım. Biz insanoğlu neler yapıyoruz kendimize, ne biçim bir atmosferde yaşıyoruz diye...

1.9.05

Selanik İzmir'den güzel çıktı!

İstanbul'dan cumartesi arabamızla yola çıktık 4 kişi, bir de altı yaşında bir çocuk. İş için gidecekti sevgilim, yapıştım paçasına bırakmadım. İlla ben de gelicem sana dokunmam diye tutturdum. Alelacele oldu. Hiç bir araştırma yapmadan çıkmışız yola. Elimizde sadece Otoyolcular Derneği'nin bir kitapçığı ve Selanik'te gezilecek birkaç yer adı.

Kitapçık ,zekamızı da kullanarak yolumuzu bulmamızı sağladı. Yol boyunca verdiğimiz tüm molalarımızda Türkçe konuşarak işimizi halledebildik.

Ctesi vardığımızda yorgunduk. Yol molalarla yaklaşık 8-9 saat civarında sürdü. Vardığımızda geç olmuştu gene de şehri turladık. Çok beğendim Selank'i. İzmir'in (artık geçmişte kalmış olan) Kordon'u gibi Kordon'u var. Deniz güzel. Sokaklar çok kalabalık. İzmir'de apartmanlar hep balkonludur. Övünürüz balkonlarımızla. Ama Selanik'teki balkonlar daha büyük. Barlar, restoranlar hem daha büyük hem daha nezih. Şehir Avrupalı. İnsanlar rahat, kızlar mini mini eteklerini giyiyor, kimse rahatsız etmiyor. Şehir derli toplu. Şehir merkezindeki tarihi binalar korunmuş. Güzel dar sokakları da var. Gezdiğim gördüğüm yerlerse, malum Atatürk'ün pembe boyalı evi, Aya Sofya Kilisesi, Agora, arabayla geçerken Beyaz Kule (Ne yazık ki içine giremedim) ve Rotonda. Rotonda çok eski bir kilise. Ama o gün kapalıymış ne yazık ki göremedim içini. Dışardan görmek de güzeldi. Aya Sofya'nın girişine sırtınızı erin ve doğruca biraz solkoldan yol alın. Agora'ya geliyorsunuz. Bir nevi sabit pazar, etler balıklar sebzeler. Bu mekanları çok severim. Bu arada balıklar da levraki, çupraki :-) Ee biraz da alışveriş yaptım.

Fazla vaktimiz yoktu. Pazartesi de geri döndük. Chalkidiki'ye gidemedik. Orayı merak ettim. Sanırım sahil kasabası. Denize girmeye oraya gidiyor olabilirler.

Çocuk da olduğu için dar olan vaktimiz daha da dar geldi. Selanik'i İzmir'e benziyor dendiği için sevmeye hazırdım. Ama ne yalan söyleyeyim hiç de beklemediğim halde daha güzel buldum. Sevgilimse "Zevkle yaşayabileceğim bir şehir Selanik!" dedi. Gene gelmek ümidiyle veda ettik Selanik'e.

Dönüşte de yoldan vakti zamanında Kapadokya'dan Gelvari'den gelenlerin kurduğu Nea Kalvari'nin ünlü bademli un kurabiyelerinden de almayı ihmal etmedik.