7.11.05

Tatilin 2. Taksiti -- Bisiklet Şehri Berlin

İlk gördüğümde de sevdim Berlin'i, her gittiğimde de seviyorum. Berlin ormanın içine kurulmuş bir şehir. Her yer ağaç, sokak araları parklarla dolu. Ve sonbahar Berlin'e çok yakışmış. Yerler dökülen yapraklarla kaplıydı, ağaçlar ise sarı, yeşil ve kırmızı...

Bayramda Berlin'deydim velhasılı. Check Point Charlie müzesine gittim. Duvar yıkılmadan önce doğudan batıya geçmeye çalışan insanların maceraları, o zamanların atmosferi üzerine bir müze. (Bilgi için: Giriş 9.50€) Ama şimdi bunu anlatasım yok. Çünkü hemen müzeden çıkışta ne zamandır yapmak istediğim şeyi yaptım: Bisiklet kiraladım.

Bir dükkandan değil. Sokaklara bırakılmış duran bisikletler.. Elbette bir şirkete aitler. Telefon ediyorsun, üye oluyorsun. Sonunda kredi kartından kesiyorlar ne tuttuysa. Pek ucuz değil ama bisikletler çok güzel. Ayrıca Berlin gerçek bir bisiklet şehri. Neredeyse hiç yokuş yok. Ova gibi. Yollarda ve kaldırımlarda genel olarak bisiklet yolları çizgilerle ayrılmış, bazı merkezlerde bisikletler için ayrı ışıklar bile var. Şoförler de bisikletlilere karşı çok saygılılar. Zaten trafikte genel olarak saygısız insan yok denecek kadar az.
İşte benim aktivist bisikletim İşte benim aktivist bisikletim

İşte benim aktivist bisikletim! :-)


Şansıma hava da çok güzeldi. Dedim ya hep istediğim bir şeydi. Bisikletin üstüne çıkıp da yol almaya başlayınca birden İmparator Valsini mırıldanmaya başladım. O anda bisiklet kiralamak, dünyayı fethetmek gibiydi demek ki :-) Güzel havada, sonbahar yapraklarının üzerinden, kanalların kenarından, parkların arasından geçerek sürdüm bisikletimi, çok mutlu oldum.

Kollwitzplatz'daki favori tezgahım
Berlinliler'in zor bulduğu Kollwitzplatz'daki sokak pazarını bile buldum. Oradaki favori balıkçı tezgahımı buldum. Sarhoş ve tıka basa olana kadar da yiyip içtim: şampanya ve istiridye, balık çorbası, bira, jumbo karides ve beyaz şarap. Ohhh!

Çok mutlu oldum, öyleki şu anda başkacana da bir şey anlatasım yok. Belki sonra..

1.11.05

Tatilin 1. Taksiti

Yazdığım gibi İzmir'deydim, yazlıkta. Oradan da bir yere kıpırdamadım. Uyudum, yedim, yürüdüm, yıkanmadım, saçımı taramadım ve dişimi fırçalamadım :-)

Hava yer yer soğuk ve rüzgarlıydı, yer yerse insanın kendisini mavi sulara bırakmasını istetecek kadar ışıltılı ve güneşli. Merak etmeyin, denize sadece dizlerime kadar girebildim. Seyirci kitleme hayal kırıklığı (adrenalin bakımından) ve zafer sarhoşluğu (umdukları buydu) yaşattım.

Ee malum gündeme damgasını vuran konulardan biri de depremdi. Gittiğim ilk akşam ve döneceğim sabah beni uykumdamdan uyandırarak beni de gündemin içine dahil etti.

Mevsim sonbahardı fakat hala güzel çiçekler (son demleriydi) ve ağaçlarda meyveler vardı. Hit meyveler nar, mandalina ve ayva idi. Ama elbetteki nar baskın çıktı. Bizim bahçemizdeki bu yıl ilk ürününü veren nar ağacı ne yazıkki sadece bir nar vermişti. Sevgili annem ve babam onu benim için bekletmişler, dalından koparmak şerefi bana nail oldu. Bir narı üç kişi paylaştık. Hayatımda yediğim en güzel nardı! İşte fotoğraflar...
Babam ve Nar