11.12.06

2006'ya Erken Veda

2006 geldi hoşgeldi yazımı okudum. Hoşgeldi ama hiç hoş gitmedi. Bitsin o yüzden artık.

Yazmışım "Yeliz'le Muratçım olmasa hayat çok zordu". Muratçım gitti. Yok artık. 33 yaşında, doktor hatası yüzünden, efor testinde geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. Arkadaşlığımız daha eski, ama 6 yıldır çok daha yakındık. Üç çok yakın kız arkadaşız biz. Murat, başta Yeliz'in kocasıydı. Sonradan ikimizin de çok yakın arkadaşı oldu. Ne derdimiz olsa ona danıştık. "Murat erkekler bu konuda nasıl düşünür" diye ona sorduk, ona da ağladık. Elinden gelen hiç bir desteği eksik etmedi. Bunca yıl içinde kalbimizde en ufak bir yara, en küçük bir acıtıcı sözü olmadı.

Geçen yıl İzmir'deydim. Onun dışında son 6 yılda tüm doğumgünlerimizi hep beraber kutladık.

Murat'ın erken kaybı çok şey öğretti bize. Ama neye yarar..

Üçümüzün de 2006'sı zorlu geçti, kötü bitti. Ama bitsin artık ve 2007 yüzümüzü güldürsün.

2.11.06

31.10.06

Güneydoğu'da Sekiz Gün

Bayram tatilinde doyurucu bir Güney Doğu Anadolu turu yaptım. Hemen rotayı veriyorum: Gaziantep'e uçakla gidiş, Adıyaman, Diyarbakır, Hasankeyf, Midyat, Mardin, Şanlıurfa, Halfeti ve Antep'den uçakla İstanbul'a dönüş. 8 gün 8 gece, 6 ayrı otel.

Turla gitmedik. Araba kiralayarak benim rehberliğimde dolaştık. İki ana kaynaktan toparladım bilgileri: Nişanyan'ın Ankara'nın Doğusundaki Türkiye kitabı ve Reyan Tuvi'nin Hürriyet'in seyahat ekinde çıkan yazıları (Bunlara Hürriyet'in web sitesinden ulaşmak mümkün). Nereleri görmeli, nerede ne yenir, nerelerde kalınabilir bunları derledim. Hiçbir oteli gitmeden ayarlamadık. Urfa'daki hariç tüm otelleri gittiğimiz yerde ayarladık.

Bu gezi, gezip görmek kadar yeme-içme gezisi de oldu. Tüm yemekler acılı ve etli. Aksi çok nadir.
Aklımda kalanları sıralayayım hemen...

1. Gün: Daha uçaktan gördüklerim yeşilliği, bereketli ovasıyla etkiledi beni Antep. Antep'te ilk iş sabah kahvaltıya iyi olur diye duyduğumuz katmerin peşine düştük. Nafile çabalar! Bayram arifesi olduğu için bütün katmerciler kahke (kurabiye) yapıyorlardı. Kalealtı civarını turladık, ara sokaklara daldık. Bazı evlerin üstünde Kabe resmi ve Arapça yazıların olduğu tabelalar asılı. Buna daha sonraki şehirlerde de çok rastladık. Hacca giden bu tabelardan alıp, evin giriş kapısının üstüne asıyormuş. Burada satılan değişik şeyler hakkında bilgi aldık. Çok güzel kara üzüm alıp arabamıza attık (İyi ki almışız, Adıyaman'a kadar bizi yarı tok tuttu). Bakırcılar çarşısından çıkışta paça çorbası içtik. Hayatımda içtiğim en güzel paça çorbası idi. Adıyaman yollarına döküldük. Karakuş, Cendere Köprüsü derken Nemrut'un dibindeki Karadut Köyü'nün yolunu tuttuk. Narince'de yol üzerindeki fırına uğradık. Artık satacak birşeyleri yokmuş, bayramda dağıtacakları anasonlu bazlamalardan hediye ettiler, nefisti. Gece Karadut Köyü'nde konakladık. Bu arada önemli bir nokta: Yol boyunca benzin istasyonu çok, fakat kurşunsuz benzini hele kış başında bulmak çok zor. Mutlaka dolu depo yolculuk gerekiyor. Bir önemli uyarı daha: Cepte nakit para olması lazım. Pekçok yerde kredi kartı geçmiyor.

2. Gün: Nemrut'un ardından, Fırat üzerinden feribotla Diyarbakır'a geçtik. 20 araçlık feribotta normalde çok uzun kuyruklar oluyormuş, bayram olduğu için şanslıymışız. Feribottaki insanlarla sohbet etme fırsatı bulduk. Diyarbakır'a giderken güneşin batışı çok güzel manzara oldu bize. Otele yerleştikten sonra sokağa attık kendimizi. Diyarbakırda Cahit Sıtkı Tarancının EviElimizdeki adreslerin hepsi kapalıydı. Sokaklara yayılmış lokantalardan Dağkapı Ciğercisi'nde ciğer-yürek-dalak-köfte karışımı birşeyler yedik. Köfte bile sakatat köftesi gibiydi. Sokaklar kocaman mangalların dumanlarıyla kaplıydı. Diyarbakır tütüyordu resmen! Sokaklar kalabalıktı. Gayet modern giyimli bayanlar da vardı. Ama uzaklardan gelen kurusıkı tabanca sesleri.. Ardından çete gibi etrafta koşuşturan elleri silahlı çocuklar.. Gözlerim kocaman açıldı. Silahlar nasıl gerçekçi. Uziler, kalaşnikoflar.. Meğer plastik mermi Diyarbakırda bayram çocuklarıatıyorlarmış. Ama gecenin bir saati onca çocuk sokakta ve gerçekten çatışmaya giriyorlar gibi davranıyorlar. Ertesi gün birkaçıyla sohbet ettik. Hepsi Kurtlar vadisi, Sıla gibi dizilerden etkilenmişler. Ben Sıla dizisindeki bilmem kimim diye heyecanla anlatıyorlar. Birkaçı da şişledi bizi..

Gene notlarımdan Ben-u Sen meyhanesine gitmeye karar verdik. Pavyonlar Sokağı'nda... Sokağın adı bile bir düşündürüyor ki kapıdan burnumuzu uzatınca klasik bir meyhane gördük. Buraya kadınların ve şehrin aydınlarının geldiğini okummuştum. Kafamız karıştı. Gene de benim ısrarlarım sonucu girdik. Gerçekten de tek bayan bendim. Ekim sonu olmasına rağmen karpuz harikaydı. Beş dakika geçmedi ki masamıza ikram olarak kavrulmuş antep fıstığı tabağı geldi, Avukat İhsan Bey'den. İhsan Abi'nin yanına oturduk sonradan. Üniversite ve bir-iki yıl dışında hep Diyarbakır'da yaşamış. Pekçok soru sorduk ona, sağolsun uzun uzun yanıtladı bizi. Son olarak da "kalem bira" ikram etmeden bırakmadı. Rakı bardağında gelen biraya kalem bira diyorlar.

3. Gün: Diyarbakır sokaklarında dolanmaya devam ettik. Güneydoğudaki illerin tümünde bir Ulu Cami var. Ama en güzeli Diyarbakırdaki. Oranın hemen yakınındaki Cahit Sıtkı Tarancı Evi'ne gittik. Çok güzel bir eski Diyarbakır evi idi. Ardından araya-taraya Ziya Gökalp Evi'ni bulduk. O da çok güzel bir ev ama diğeri kadar gösterişli değil. Bu arada akrabalarmış, amca oğulları imişler. Ara sokaklarda da çok güzel evler vardı. Tüm gezi boyunca gördük ki, Avrupa Birliği güneydoğuya baya bir para aktarılıyor. Restore edilmiş veya edilmekte olan tüm evlerde, kültür merkezlerinde Avrupa Birliği'nin imzası var. Atatürk Evi'ne gittik. Çok güzel yeşillik bir yer. Ama günübirlik gezen bize pek hitap etmedi. Surlar çok güzel. Burçlardan Hevsel Bahçelerini seyretmek keyifli. Öğlen yemeği için de Selim Amcanın Sofra Salonu'na gittik. Lokanta demenin başka bir yolu "sofra salonu" demek herhalde. Kaburga dolmamızı yedik. Umduğum kadar güzel değildi doğrusu. Keldani Kilisesi, 4 ayaklı minare ve çaıtısı yıkılmış Ermeni Kilisesi'ni de gezdikten sonra Hasankeyf yoluna düştük.

Hasankeyf'te kalmak en uygundu ama bazı kaynaklarda en yakın kalınacak yer Batman derken, bazılarında yeni açılan bir motelden bahsediyordu. Ama telefonu yoktu. Lokanta olarak önerilen yerlerden birini arayıp yer bulup bulamayacağımızı sordum, bulursunuz dediler. Bir de öğretmen evi varmış. Motel hemen Hasankeyf Köprüsünden geçer geçmez ve Dicle manzaralı (en azından benim oda öyleydi). Güneydoğunun motorları minibüs gibiCamı kırık, perdesi yok, duvarlarda örümcek ağları, tuvaleti ortak, sıcak suyu olmayan vb. tek otelimiz buydu. Ama insanın keyfi yerinde olunca hiçbirini dert etmeden memnun olması mümkün oluyor. Fakat manzarası pek güzeldi gerçekten. Dicle kenarına çardaklar kurulmuş. Özgür Çardak'da yedik yemeğimizi. Pek de aç değiliz derken sildik süpürdük gene.

4. Gün: Hasankeyf kahvaltımızı vadinin içinde yüksekte bir balkonda yaptık. Vadinin her iki tarafının manzarası da ayrı etkiyiciydi. Buradan Midyat'a geçtik. Sırasıyla Barıştepe, İzbırak, Anıtlı köylerine uğradık. Barıştepe'deki kilisede Yeşilköy'den atandığını söyleyen bir zangoç bize eşlik etti. İzbırak'ta Rahip Yakup'un ve bir rahibenin ayakta tuttuğu kiliseyi gezdik. Hiç Süryani yoktu onlardan başka. Evlerin altlarında hep mağaralar varmış, dedi ki Ürgüp tarafı buraları görenler tarafından taklit edilerek yapılmış. Bir de kilimetrelercegiden pekmez kanallarından bahsetti. Anıtlı'da ise Meryem Ana Kilisesi'ni gezdik. Hasankeyf'te atıştıran yağmur yol boyunca çok arttı. Ve Midyat'ın keyfini çıkarmamızı engelledi biraz. Gelüşke Hanı'nda yedik yemeğimizi. Pek haz etmedim oradan. İsteğimizden fazlasını getirdi ve fiyatları görece pahallıydı. Burada sokakta bizi yakalayan İbrahim eşlik etti bize. 8 Kardeşler, baba işsiz, abi hasta çalışamıyor, ablayı dayının oğluna vermişler. Dayı Ankara'da işçi. Ve onun gönderdiği parayla yaşıyorlar. Nasıl yaşıyorlar anlayamadım. İbrahim'in mail adresi var. Arkadaşımla bir gün internete gidip öğrendim, diyor. Çok isterdim Midyat Devlet Konuk Evi'nde kalmayı. Ama maalesef Sıla dizisine kiralamışlar. Ancak kapıdan burnumuzu uzatabildik.

5. Gün: İlk iş gümüş telkariler aldım kendime :) Midyat'ın ara sokaklarından yağmur devam ettiği için arabayla dolandık ve Mor Gabriel Manastırı'nın yolunu tuttuk. Orada gönüllü Süryani gençleri sizi gezdiriyorlar ve manastır hakkında bilgi veriyorlar. Vakti zamanında onbinler yaşamış bu manastırda. Arazisi çok büyükmüş, görece küçülmüş artık. Çok güzel bir manastır gerçekten, etkileyiciydi. Tüm güneydoğu seyahatinde gördüğüm en bakımlı, en temiz yerdi. Hala kullanılan önemli bir merkez. Mardin yoluna düştük. Mardin'e girmeden hemen önce Deyru'l Zaferan Manastırı var. O da mutlaka gezilen yerlerden ama biz gitmedik. Ardı ardına gördüğümüz manastırlar yetti bize. Mardin umduğum kadar etkilemedi beni. Belki ilk Mardin'e gitsem daha çok etkilenirdim. Gene de hakkını vereyim, ara sokaklarında dolanmak güzeldi, çok güzel taş binalar vardı. Güneşin batışı ayrı güzeldi. Çünkü Mardin yüksekte, yamaca kurulmuş bir şehir. Manzaranızı bozan pek birşey yok. Akşam yemeğimizi Cerciş Paşa Konağı'nda yedik. Ben değişik erikli bir et yemeği ile mahlep şarabı içtim. Genel olarak yemeğimizden memnun kaldık. Ama keşke hava güzel olsaydı da oranın balkonunda yiyebilseydik yemeğimizi. Yemeğin ardından Mardin yetti dedik, Urfa'da kalmaya karar verdik. Kaldığımız Edessa Otel'in hemen yakınındaki Balıklı Göl'e gittik. Gece ışıklandırması çok güzel yapılmış.

6. Gün: Urfa'nın çarşılarına attık kendimizi. Elimde gezilmesi gereken pek çok çarşı adı vardı ve nasıl bunların hepsini bulacağız diye kara kara düşünüyordum. Meğer bunlar hep dipdibeymiş. Başımı Urfa işi bağlamayı öğrendim. Renkli eşarplarından hediyelik toparladım. Kadın erkek pek çok insan eflatun örtü bağlıyor başına. Urfa - Küpeli güvercinHani kadınlar neyse, erkeklerde de bu kadar yaygın olması pek keyifli. Asıl Gümrük Hanı görmemiz lazım diye dolaşırken Gümrük Hanın avlusuna çıkıverdik. Çok güzel bir avlu. Hemen mırralarımızı söyledik. Çok sevdim mırrayı. Biraz da garsonumuzla sohbet ettik. Bedesten'deki renk renk kumaşlar nasıl güzeldi. Hele de çevremden yöresel renkli kıyafetleriyle geçen kadınları gördükçe almamak için zor tuttum kendimi. İsot almak istedik, bozuk paramız çıkmadı, hediye ediverdiler. Güvercincilik çok yaygınmış Urfa'da. Güvercincilerin kahvesine gittik. Domino oynayan beylerin yanına oturdum, sohbet ettim biraz. Kadın görmek alışıldık değildi onlar için. Aslında gittiğim pekçok yerde öyleydi. Önce bir suskunluk oluyor. Gizliden bakıp aralarında gülüşüyorlar sonra da alışıyorlar. Mutlaka sohbete meraklı birileri gelip buluyor sizi. Siz girişkenlik yapıp konuşmak isterseniz de kimse burun kıvırmıyor. Genel olarak tur boyunca herkes misafirperver ve sıcak kanlıydı. Bir de fotoğraf makinasına ve kameraya poz vermeyi çok seviyorlar. Neyse akşam ihale (açık artırma demiyorlar) varmış kahvede. Saatini öğrenip ayrıldık. Çarşının içindeki fırından birer lahmacun aldık. Bana 19 Mayıs törenleri için gittiğimiz stadyumda yediğim lahmancunları hatırlattı. Ardından bir lokantaya girdik. Domatesli kebapla, kemiksiz pirzola yedik. Ben böyle lezzetli et yemedim. Sanırım oralarının eti başlı başına güzel, bir de güzel işliyorlar. Üstüne de künefe :) Biraz dinlendikten sonra kalenin dibinde yürüyüşe çıktık. Hava yağmurluydu ve bayram bitmişti. Ama sonradan Dergah Camii dendiğini öğrendiğimiz camiye, çarşaflı kadınlar akın ettiklerini gördük. Hani erkekler neyse, kadınların Ramazan dışında camiye Urfa - Dergah Camiiböyle akın ettiğini görmemiştim. Meğer Saidi Nursi öldükten sonra 110 gün bu camide kalmış, fakat sonra devlet ölüsünü oradan almış ve bilinmeyen bir yere gömmüş. Ama insanlar gene de daha çok sevap kazanırız diye özellikle bu camiye gidiyorlarmış. Vakti geldi, Güvercinciler Kahvesine gidip ihaleyi seyrettik biraz. Değişik bir duyguydu, kadın olarak oraya gitmek. Ardından oteldeki sıra gecesine gittik. Otelimiz Urfa'da içkinin serbest olduğu bir-iki yerden biriymiş. Neyse sıra gecesi çok vasattı. Fazla turistikti. İbrahim Tatlıses nevinde bir şarkıcı da çıktı sahneye. Onu seyretmek hoşuma gitti. Hatta kara üzüm habbesinde kalkıp oynadım, zılgıt çektim ama gene de kesinlikle tavsiye etmiyorum.

7. Gün: Sabah kahvaltıdan sonra Şurkav Evi'ni gezdip Harran'a gittik. Askerden izinli Cemal gezdirdi bizi. Türçesi çok iyi değil ama 5 dil biliyormuş. Harran'ı çok seviyor ama askerden sonra Antalya'ya gidip turizm sektöründe çalışacakmış. Neyse, kesinlikle burada yerel bir rehber tavsiye ediyorum. Yoksa çocuklardan başınızı almanız pek mümkün değil. Burada içtiğimiz mırra biraz daha farklı idi, daha aromatik. Gözüme sürme çektirip parıltılı yerel kıyafetleri giyip poz vermeden etmedim tabi. Harran'ın konik evleri tamamen Irak tarafından gelen Araplar'ın bir alışkanlığı imiş. Zaten Harran'ın yerlisi de Arap. Bu arada kurak Harran baraj sonrası gerçekten yeşillenmiş, zenginleşmiş, göç almış. Yaklaşık 10 bin kişi yaşıyormuş. Hala başlık parası varmış HalfetiHarran'da 15-18 milyar kadar. Cemal belki de ondan gitmek istiyor Antalya'ya. Dönüşte Urfa'yı transit geçip Birecik tarafına yola devam ettik. Yeni yapılan otoban henüz Birecik'e kadar gelmiş ve çok güzel. Fakat Birecik-Antep arası yol tek şerit gidiş geliş, çok işlek ve çok tehlikeli sollamalar yapan şoförlerle dolu. Halfeti'ye gittik. Dağların arasında, Fırat'ın kenarında. Eski taş evleri çok güzel. Bu kadar dokunun bozulmadığı yer görmedim gezi boyunca. Yarı suya batmış camiden Halfeti'ye dönüp bakınca nerdeyse yeni betonerme bina görmek mümkün değil ve dağların arasındaki konumu çok etkileyici. Ömrü billah, eşi ölse dahi tek eşli hayatlarını devam ettiren kelaynak kuşlarını da ziyaret ettikten sonra Antep'e girdik ve çok güzel kale manzaralı otelimize yerleştik.

8. Gün: Bu sefer katmer bulmayı başardık. Tadı şöbiyet gibiydi. Bunu nasıl kahvaltıda yiyorlar anlamadım. Antep Arkeoloji Müzesi ilk durağımız oldu. Zeugma'nın mozaikleri burada. İnanılmaz güzeller. Kesinlikle gezilmesi gereken bir müze. Anadolu Evleri butik otelinin birkaç odasını gezdik. Güzel bir otel gerçekten. Ardından Hasan Süzer Etnoğrafya Müzesine gittik. Ev güzel ama beni asıl etkileyen kiler, ahır olarak kullanılan evin alt kısmı oldu. Sanki oraya bir kiler yapılmamış da eskiden kullanılan mağaranın üstüne ev yapılmış. Gezinin ilk günü tadı damağımda kalan paça çorbasından bir buçuk porsiyon daha içtim. Akşam da gene yöresel yemekler ve melengüç kahvesi. Kahveden pek haz etmedim.

9. Gün: Üç saat rötorla kalkan uçağımıza binerek güneydoğuya veda ettik.

25.9.06

Balat ve Kemerburgaz Keşifleri

Çok olmuş yazmayalı. Hep de aklımdaydı. Yazayım istedim, elim gitmedi. Neler yaptım geçen zamanda?.. Ciddi birşey yok. Küçük çevre keşifleri var. Bari onlardan biraz bahsedeyim.

30 Ağustos günü tatildi malum. Uzun bir tatile çıkamadım. Günübirlik Fener-Balat keşfi yapmaya karar verdik. Arabayı Balat merkezine parkettik. İlk süpriz olarak şarkılarda geçen Agora Meyhanesi'ni gördük. Ama kapalıydı ve izbe haldeydi. Ara sokaklarda dolandık. Şans eseri yolumuz Fatih-Çarşamba'ya çıktı. Ne korkunçtu! Çok moralim bozuldu. Küçücük kız çocukları başörtülü, küçücük erkek çocuklarının başları takkeli, tarikat kıyafetleri içindeler, bütün kadınlar kapalı, bütün erkekler düzeltilmemiş sakallı... İran'da gibi hissettim kendimi... Bir hafta çıkamadım etkisinden. Çok yazık... Acıktık ama ben istemedim orada yemek yemeyi.


Yürüyerek geri döndük tekrar. Tam arabadan Balat merkezine çıkarken şarap dolu bir tekel bayi görmüştüm. Oraya uğradık. Deli şarap çeşidi vardı ve fiyatları üçe beşe şeklindeydi. Hangisi güzel diye sordum, "Vallahi kızım biz sabah akşam içiyoruz, bilmiyoruz artık hangisi güzel hangisi değil" dedi.Trakya'da tanıdıkları varmış şarapçı, oralardan geliyormuş şarapları. Bir şişe, bir de galon gibi birşey kırmızı şarap aldık. Tatmaya fırsatımız olmadı. Güzel çıkarsa koşa koşa gideceğiz oraya tekrar.


Açlığımızı gidermek içinde gene arabayı önüne parkettiğimiz yerde bir esnaf lokantası gözüme çarpmıştı, orayı önerdim. Kabul gördü. Camında balık ekmek 5 YTL, köfte ekmek 3 YTL gibi birşeyler yazıyordu. Daldık. Ohh mis gibi yemekler... Beraberinde köfte istedik yarımşar yeriz deyip bir porsiyon istedik. Servis yakan çocuk odunları yakmaya başlamasın mı, hemen iki porsiyona çıkardık köfteleri. Sonuçtan da pek memnun kaldık. Ne zamandır güzel bir köfte hayali kuruyordum da bir türlü umduğumu bulamamıştım. Sonradan öğrendik ki sahibi bir zamanlar seyyar arabada tükürük köftesi satar imiş. Öyle de komik bir rakam ödedik ki! Fatih-Çarşamba şokuna rağmen keşif gezimiz güzel bitti.


Ne düşkünüm mideme, gene mekan-sokak anlatmaktan çok yemek-içmek anlattım.


Madem başladım yazmaya bu haftasonunun keşif gezisinden de kısaca bahsedeyim. Arkadaşlarımızda yaptığımız keyifli pazar kahvaltısı ve tembelliğinden sonra kendimizi yollara attık. Nereye gidelim, ne yapalım derken Kemerburgaz keşfine karar verdik. Ben daha önce bir keşif atılımında bulunmuştum ama pek başarılı da olamamıştım. (Hımm aklıma geldi, o gün de kahveli çikolata drajelerini keşfetmiştim)


4. Levent'ten Kemerburgaz yollarına düştük. Yol çok güzel. Onca sanayi tesisine rağmen ağaçların arasından yol almak keyifli. Kemerburgaz'ın ara sokaklarında dolandık. Sonra da bir emlakçıdan içeriye attık kendimizi. Burada evler arsalar ne kadar derken, öğrendik ki fiyatlar uçmuş. Kemerburgaz'da metrekare fiyatı 400$, Göktürk'te ise 1000$ kadar... Ne rakamlar! Emlakçı dedi ki "Ağaçlı'ya gidin orası ucuz, yatırım için iyidir, oradan 3. köprü geçecek". Hem de deniz kenarıymış, Kemerburgaz'a 15 km. falanmış. Aman ne heyecan bizde. Sanki cepte hazır para da var da ne yapacağımızı bilemiyoruz :) Bugünden düne bakınca komik geldi.


Neyse gittik Ağaçlı'ya. Deniz kenarına ulaşamadık. Denizi gördük ama kumsala gidemedik. Denizi görecek yer bakalım diye Yukarı Ağaçlı Köyü'ne çıktık. Her iki Ağaçlı Köyü de köy gerçekten. Etraf manda ve köpek dolu. Buralar değerlenecekse de 10 yıl alır herhalde.


Dönüşte yol kenarındaki (Göktürk'ten Ağaçlı'ya giderken Göktürk sınırında) ateşte tavuk çeviren kır lokantasına oturduk. Benim aklıma başta suşi takılmıştı. Fakat suşiciden önce tavukçuyla karşılaştık ve şöyle bir kafamı uzatıp bakınca gördüm ki içerde bir bahçe var ve çimenlerin üstünde yemek yiyebiliriz. Söz dinledim, vazgeçtim suşiden. Tavuk çok lezzetliydi. Bence köy tavuğuydu. Ayrı bir tadı ve kokusu vardı. Yanında gelen pilav ciğerli özel yapılmış bir pilavdı. Malesef bize dibi kalmış, dolayısıyla biraz katır kuturdu. Ama servis yapan hemen, biz söylemeden durumu anlatıp özür diledi. Yanında da bir sürahi ayran. Kişi başı üç bardak içtik. Salata da, fabrikasyon olmayan patates kızartması da çok lezzetliydi. Yarım saat yol aldık ve şehir tatlarından köy tatlarına kavuştuk. Aklıma gelmedi sormak, içki var mı yok mu diye. Sonra servis yapanla (belki de sahibidir oranın) biraz sohbet ettik. Çok güzel bir Türkçesi vardı. O anlattı Ağaçlı'yı: Doğalgaz öncesi İstanbul'un kömürü Ağaçlı'dan gelirmiş. Maden ocakları, kömürü çıkarmak için, çıkardıkları hafriyatı denize dökmüşler ve denizin dibi delik deşikmiş şimdi. Eskiden güzelmiş deniz ama artık değil. Her yıl boğulan olurmuş sık sık. Onun da fikri Ağaçlı'nın değerlenmesi 10-15 yılı bulur şeklinde.


Emlakçının anlattıklarına göre, kendisi de dahil, Kemerburgaz Selanik göçmenlerinin yerleşim yeriymiş. Sokaklardaki onca sarışın, renkli gözlü çocuğun sırrı çözüldü böylece. Överek anlattı Kemerburgaz'ı hastalansanız komşunuz yardımınıza koşar diye.

Kemerburgaz taraflarına yolunuz düşerse tavsiye ederim Kemerburgaz'ın arka sokaklarına da dalın. Bir de Göktürk'ün Ağaçlı çıkışındaki bahsettiğim tavukçuda yemek molası vermeyi unutmayın.


2.8.06

Genç kızlığımın kahramanı Duygu Asena

Kadının Adı Yok'u okuduğumda ortaokuldaydım. Çok etkilenmiştim. Evet güçlü bir kadın olacaktım, ayaklarının üstünde durabilen, kocasına mahkum olmayan. Babamda çıktığımız yürüyüşlerde öyle diyordu bana, "okulu bitir, iyi bir mesleğin olsun ki ayaklarının üstünde durabilesin."

İki abim var. Üç kardeşiz yani. Ama ev işlerine destek daha çok benden bekleniyordu. Onların kaytarmasına benimkinden daha az kızılıyordu. Yasaklar da bana. Onlara herşey serbest. Onların sevgilileri olabilir ama benim olamaz. "Çevre ne der" kaygısı benim için daha çok hissediliyordu. Ah ben böyle dertliyken, Kadının Adı Yok nasıl ilaç gibi gelmişti. İşte haklıydım ben. Benim yanımda birisi vardı...

O kitaptan pek çok bölümü kağıtlara yazıp, başucuma gerdiğim bir kumaşa astım. Duvar, kumaş ve yatağım arasında kalan kısmı cumhuriyetim ilan ettim. Kumaşa dokunulmasına izin vermedim. Ama bir yıl sonra lisede yatılı okula başlayınca benim cumhuriyet yıkıldı tabi.

Önümdeki pek çok engeli aşmaya çalışırken Duygu Asena'dan çok güç aldım. Duygu Asena bir dönem Türkiye'yi sarstı. Ama o dönem sessiz sedasız hiçbir şey olmamış gibi kapanmadı.

10.7.06

Dina'nın Mutfağı'ndan Cemil'in Tezgahına

İki üç hafta önce Dina'nın Mutfağı kitabına göz attım. Sefarad mutfağından yemekler var kitapta. Ama sadece yemek tarifleri değil, aynı zamanda eskinin anıları, yaşanmışlıkları da var.

Çirozdan, mumlu balıklardan bahsedilen bir bölüm var. Bunlar Beyoğlu'nda Balık Pazarı'nda da satılan şeyler. Okurken, "Niye daha önce de gördüğüm halde hiç ilgilenmedim bu dükkanlarla" diye düşündün, kızdım kendime. "İlk fırsatta keşif yapıla!", diye kararlaştırdım.

Dün de Yeniköy tarafında yapılan güzel bir pazar kahvaltısı ve Boğaz yürüşüyüşünden sonra, Beyoğlu'nda 'keşfedilim' modunda sağa sola saparak yürüyorduk ki, Dina'nın Mutfağı'nı hatırladım. Arkadaşım da hiç itiraz etmedi, hemen Balık Pazarı'na saptık. İlk mumlu balık ve çiroz satılan dükkanın önünde durup, sorularımızı yağdırdık. Çok da tatmin olmamıştık, soldaki sokağa saptık. Gene yağdırdık sorularımızı. Her iki esnaf da çok güleryüzlüydü. Biz bu yemeklerle tanışmak istiyorduk ve onlar sorularımızdan hiç sıkılmadılar. İlk esnaf almayacağımızı anladığında bile güleryüzünü hiç eksiltmedi.

İkinci esnafla sohbetimizi ilerlettik. Adı Cemil. Arkadaşım "Ah burada votkayla birlikte bunlardan bize ikram ediverseydin biraz deyince", "siz oturun yan tarafCemil'in hazırladığı tabağımızta, biranızı söyleyin, bir tabak hazırlayayım size" demez mi! Cemil'in tezgahının dibindeki masaya yerleştik hemen, biralarımızı, midye dolmalarımızı söyledik. O da bize, içinde somon füme, lakerda ve palamut füme olan çok güzel bir tabak hazırladı. Bir tek palamut füme yeniydi benim için ama sohbete devam ettik ve o bilmediğimiz yemekler üzerine bilgimizi artırdık. Ben lakerdayı da, somon fümeyi de çok severim, Cemil'in yaptıkları da çok güzeldi. Palamut fümeye bayıldım.

Artık daha çok turistler alıyormuş bunları, özellikle İsrail'den, Yunanistan'dan gelenler. Cemil de şikayet etti şu değişip duran kaldırım taşlarından. İşler çok iyi değil, dedi. Bizim işleri yapan buradan başka yerde yok, dedi. Belki de 10 yıl sonra istesek, arasak da bulamayacağız bu yiyecekleri. Birşeyleri ucundan da olsa yakalamış olduğuma çok mutlu oldum. Gene gideceğiz Cemil'e, söz verdik. Sağolsun o da çok güzel ağırladı bizi, evine misafirliğe gitmişiz gibi. Neredeyse para istemeyecekti bizden. Onun söylediğini değil, aklımızdan geçeni verdik. Sokağın sonunda koştu yakaladı bizi, paramızın bir kısmını geri verdi. Daha da şaşırdık. Onun güzelliği aldığımız keyfi daha da artırdı.

Cemil tezgahta

Milliyet'te Dina'nın Mutfağı'na dair...
Akşam'da Dina'nın Mutfağı'na dair...
Sabah'ta Ahmet Örs'den Dina'nın Mutfağı'na dair...

24.6.06

Gece Seyri


2 Gün önce kursumuzun 3. seyrini gerçekleştirdik. Kalamış, Haydarpaşa arasında gece seyri yaptık. Çok güzeldi. Hem manzara çok etkileyiciydi, hem de rüzgar yelkenlerimizi doldurdu. Böylece hem rüzgarda dümendeydik, hem de tremola, kavanca bilgilerimizi pekiştirdik.
Gece seyri güneş batışı

21.6.06

Yeni deneyimler..

"Süpriz, yakında fotoğrafları buraya koyacağım" dedim, olmadı. Küçücük bir scooter aldım. SYM Mio 100 Siyah. Gerçekten küçücük, 87,5 kilo. Totalde 150 kiloyu bulmuyoruz yani. Bir de çok güzel renkli çiçekli-simli bir kaskım var :) Malesef şimdilik bir fotoğraf yok.

Ürkek ürkek yol alıyorum motorumla. Önce yakın civarlar derken dün İşte kaskımatılım yapıp Merter'den 4. Levent'e kadar gittim geldim. Mio'm küçük olduğu için rüzgardan çok etkileniyor.İşte kaskım Sanırım ben de motor alemine pek alışık olmadığım için rüzgarın sesine henüz biraz yabancıyım. Dün E5'e çıktım. Rüzgardan savrulacağım korkusuyla yan yollara attım kendimi, sonuç olarak da abuk bir rota izledim. Ama dönüşte, hadi cesaret deyip E5'den döndüm ve 75-80 km hız yaptım. Bu benim için baya iyi rakam. Son rekorum 60 km. idi. Fakat bugün sağ kolum ve omzum ağrıyor. Araba sürerken de oluyordu bu. Kendimi çok kasıyorum sanırım.

Neyse hayatımdaki yenilikler devam etti geçen hafta. Hızlı verilmiş bir kararla yelken kursuna başladım. Kurs toplam biri gece seferi olmak üzere 4 deniz seferinden oluşuyor, geçtiğimiz haftasonu ikisini tamamladık. 10,5 metrelik Kayacan adlı bir yatla açılıyoruz. Kaptan dahil 8 kişiyiz. Temmuzda da sınava girip Amatör Denizcilik Belgesi almayı hedefliyorum.

Ne çok deyim varmış denizcilikle ilgili! Sırf bunları öğrenmek iş. Düğümleri de öğrendik, yelken de açtık, dümene de geçtik, GPS başında da çalıştık, trim de yaptık, tremola da attık. Kursun ayrıca sınıfta geçecek bir teorik kısmı yok. Bu bence çok memnuniyet verici. Rüzgar kesilip de yelkenimizi doldurmadığı zamanlarda yaptık teorik eğitimimizi. Öğlen yemeklerinin birinde Burgazada'da doyurduk karnımızı, diğerinde Heybeliada'nın arkasında bir koyda. Kayacan'ı koydan benim çıkarttığımı da belirtmek isterim :)

İşte bunlar da fotoğraflar:

Genova sancakta
Genovanın yönünü rüzgar değiştiremezse ben el atarım

23.5.06

Üç Günlük Kefken Tatili

Üç günlük tatil planımıza Kartepe, Kefken ve Kerpe'yi aldık. Yol üzerindeki Kartepe'yi, buradaki tesisleri, hazır yol üzerindeyken görmeden geçmeyelim dedik. İlk durak olarak Maşukiye'de mola verip alabalıklarımızı yedik. Ardından Kartepe'nin yolunu tırmanmaya başladık. Beton yollar yapmışlar. Yolda güzeldi, manzara da. Telesiyejle pistlerin olduğu yerlere de gittik. Yanlış hatılamıyorsam Geyikalan tepesinde bir de kafe-restoran var. İçimden keşke yemeğimizi burada yeseydik diye geçirmedim değil doğrusu.

Yol boyunca Kerpe'ye mi gitsek Kefken'e mi diye düşündük. Okuduğumuz yazılarda, Kerpe de güneşin batışı çok güzel yazıyordu, bir de Kerpe'nin sonradan çok gelişip Kefken'e yetiştiği. Daha önceden bir pansiyona rezervasyon yaptırdığımız için Kefken'e yönlendik. Kefken'de güneşin batışı
Kefken'e girer girmez büyülendik. Kefken'in limanında güneşin batışını yakaladık ve renkler muhteşemdi. Sonra Kefken'in bir koy ilerisindeki Cebeci'ye yerleştik; orada da güneşin batışı çok güzeldi. Son gün dönerken Kerpe'nin de güneş batışını gördük ki güzel olmakla birlikle en vasatı oydu malesef.

Kefken pek hareketli değildi. Bir tane açık balık restoranı bulamadık. Akşam yemeğinde pideye fit olmak zorunda kaldık. Neyse ki lezzetliydi. Cebeci'ye yerleştik demiştim. Rahvalı Pansiyon'da kaldık. Önünden sadece sahilyolu geçiyor. Denize sıfır sayılır. Arkasında da çok büyük ve yemyeşil bir bahçesi var. Grup gelenler bu bahçenin mangal keyfiyle tadını iyi çıkardılar. Kıskandım doğrusu! Oda başı 35 YTL. Çok da güleryüzlü bir bayan işletiyor. Biz zor yer bulduk ki, hiç de beklediğim gibi bir tatil kalabalığı yoktu. Gidecek olanlara mutlaka önceden rezervasyon yaptırmalarını tavsiye ederim. İşte bu da telefon numarası: 0262 566 70 65.


Bir de kahvaltı için öneride bulunmak isterim. Kefken'in merkezinde Deniz Kafe var. Denizin kenarında ama daha önemlisi güzel bir bahçe içinde. Buraya oturmadan önce gene fırından öncelikle gevrek alın, sıcak sıcak ve İstanbul'unkinden çok daha güzel. Ama Ekşioğlu pidecisine sırtınızı verdiğinizde gözüken fırından değil, ilerisindekinden (Dia marketin yanında). Fırının karşısındaki gazete satılan marketten de peynir, zeytin, domatesinizi alın öyle gidin Deniz Kafe'ye. Onlar sizin için domatesinizi yıkıyor, tabak, bıçak, çatal veriyorlar. Keyifli kahvaltınıza akasya ağaçlarının kokusu eşlik edecek.

Pazar günleri, hemen Deniz Kafe'nin yanında, Kefken'in pazarı kuruluyor. Kahvaltıdan sonra uğranabilir. Biz meyvelerimizi buradan aldık da yola çıktık. İstanbul'dan ucuzdu. Bir de değişik Karadeniz otları vardı. Ege'deki gibi, tavada kavur, istersen üstüne yumurta kır. İki çeşidini aldım ama maalesef henüz ne deneyebildim, ne de adlarını hatırlıyorum. Gariban kentli ben, bunlar ne baharatları acaba diye dolandım pazarda, meğer tohummuş; bunlar ne otları, kokusu nasıl diye atladım, onlar da fideymiş. Cahillik dizboyu vesselam.
bakakalırım giden geminin ardındanCebeci'nin denizi sığ ve sakin. Keyifli bir denizi var. Plajın bittiği yerde orman başlıyor. Yıllar sonra denizde voleybol oynadım, ne özlemişim ne özlemişim! Bir de sahilde bulduklarımızla gemi yapıp yüzdürdük. Şansımıza rüzgar da kıyıdan denize doğru esiyordu. İlk defa yaptım bunu. Meğer ne keyifliymiş. Üzüldüm çocukken hiç yapmadığıma. Üstüne de sponsor olarak suda balık yazdık :) Ama gemi açıldı açıldı ve görünmez olduktan sonra hüzünlendim. N'aptı, nerelere gitti çok merak ettim. Böyle de bir yan etkisi oldu maalesef! Hala merak ediyorum yüzüyor mu, battı mı, karaya mı oturdu...
bakakalırım giden geminin ardından
atamam kendimi denize
dünya güzel!

Dönüşte biraz gecikmiştik ama gene de hem Kefken Cebeci arasındaki Pembe Kayalar'a, hem de Kerpe'ye uğramadan Kerpe - Mağaralaredemedik. Pembe Kayalar beni ek etkilemedi. Ama Kerpe'deki mağaralar denilen yer çok etkileyiciydi. Kerpe kesinlikle Kefken'e göre çok hareketli. Pekçok balık restoranı var. Bir de uzaktan gördüğümüz 5 yıldızlı Varuna Oteli vardı. işletmeciliğini Varan yapıyormuş. Sanırım geceliği çok daha pahallıdır ama önünde özel plajı olmasından dolayı yaz kalabalığında iyi olabilir. Güvenilir bir veri olamamakla birlikte bana göründüğü kadarıyla Cebeci'nin denizi daha keyifli.


Yol yaklaşık İstanbul Avrupa yakasına 3 saat. Tabii kaza yoksa.. Üç günlük tatil için buralara gelip tadına bakılır derim.

17.5.06

Yeni Bir Adım!

Yeni bir dünyaya adım attım bugün. Çok keyifli olacağını umuyorum. Yazmıyayım daha fazla. Çok yakında bir foto yerleştireyim bu konuda, süpriz olsun :)

3.5.06

Nisan Sonunda Marmaris

Nisan sonunda Marmaris nasıl olur sorusuna hemen cevap veriyorum, çok güzel! Uzun uzun yazacak değilim. Hava ve durum raporu vereyim dedim.

Hava çok güneşli değildi. Yağmur bile yağdı. Ama dönüşte herkes bronzlaşmışsın dedi. Havuza da girdim, denize de. Su buz gibiydi. Titredim. Ama gene de çok güzeldi. Tekne turuna da gittim, çok az katılımcı vardı. Ee bu da iyi bir şey!

Fiyatlar çok uygundu. Sezon tam açılmadığından sanırım. Bodrum'dan da, İstanbul'dan da ucuzdu.

Çoook yedim, yedimlerimden de çoook keyif aldım. Sahilde (Netsel Marina'ya tam karşıdan bakıyor. NASA heykeline yakın-bu çok komik!-) zeytinyağlılar, gene o civarda sanırım İtalyan restoranı olan bir steak house'da et yemekleri ve son olarak da Bozburun'da bir balık lokantasında zeytinyağlılar, melanur balığı, bahçeden taze toplanmış yeni dünyalar, yol kenarından alınmış çilekler (yıllardır böyle güzel çilek yememiştim) yedik. Yedilerimizin hepsinde pek memnun kaldık. Ne yazık ki hiçbir restoranın adını almamışım; bir dahaki sefere artık :)

Nerdeyse unutuyordum... En inanılmazı şans eseri Tübitak'ın web sitesinde bulup, Suda Balık'a koyduğum Can Muslu'nun fotoğrafındaki kayığa (http://sudabalik.blogspot.com/2006/01/can-musludan.html) Bozburun'da rastladım. Çok inanılmazdı, sanki kaybettiğim kayığımı bulmuşum gibi hissettim kendimi.

19.4.06

Gaudi, Picasso, Dali, Sangria, Paella... Barselona...

Ben bu yıl leyleği havada görmüşüm gerçekten de! Dört günlük, dört bayanla yapılan, dört dörtlük bir Barselona tatilini geride bıraktım.

Camina-Tuareg Tur'la çıktık yola. İspanya'da Paskalya tatili olması nedeniyle kampanya varmış. Yarım günlük panaromik şehir turu ekstra paketimizle gezimize başladık. Montjuic'dan şehre tepeden baktık. Colombus anıtından yukarı yol aldık. Gaudi binalarının önünden geçtiParc Güell - Gaudik, Park Güell'e vardık. Bu park da mimar Gaudi tarafından yapılmış. Barselona gezimize heyecanla başlamamızı sağladı. Gaudi gerçekten özel bir mimar. Mozaikleri, doğayla uyumlu tarzı, binalarında kullandığı eğiriler, renkler... Gaudi'ye hayran oldum. Buradan Sagrada Familia'ya geçtik. Burası ne bir kilise, ne de bir katedral. Öyle bir şey olsun ki Barselona'nın simgesi olsun demişler. Olmuş gerçekten de. Gaudi ile çıkmışlar yola. Gaudi demiş ki, "Ben başlarım ama bu proje 200 yıllık. Ben sonra gelenler kendi dönemlerine uygun bir tarzda devam ettirsinler bu projeyi". Devam ettiriyorlar. Daha da 100 yılı var. Hiç bitmez diyenler de var tabi. Turumuz burada bitti. Bizi Katalunya Meydanı'nda bıraktılar. Buradan Katedral'e gittik. Dönüşte Katedral Meydanı'nda kahvemizi içerken, sokak müzisyenleri geldi. Akordiyon, klarnet ve gitar. Para toplarken anladılar bizim Türk olduğumuzu. Meğer onlar da Bulgarmış. Türk müsünüz diye sorup başladılar Ciguli'den Binnaz'ı çalmaya. Çalarken de bir yandan "düşmanların çatlasın"ı unutmadılar. Bizim kızlardan biri kalktı dansetti bir güzel. En büyük alkışı o aldı diyebilir. Sonra da kendimizi La Rambla sokaklarına attık. La Rambla, nehir yatağı demekmiş. Eskiden nehir yatağımız bu sokaklar. Sonradan kurumuş, ağaçlı güzel yürüyüş yollarına dönüşmüş. Tur boyunca döndük dolandık sonunda Rambla sokaklarında bulduk kendimizi.
Sant Pau Hastanesi - Montagner
İkinci gün, bir başka ekstra tur alarak Girona, Figueras-Dali'ye gittik. Girona Gironanın dar sokaklarıküçük, eski, çok şeker bir şehir. Daracık sokakları var. At arabalarının bile geçemeyeceği darlıkta. Yarım saat daha yol aldık, Salvador Dali'nin doğduğu Figueras kasabasına gittik. Bu müze gündeme gelince, yangından çıkan eski bir tiyatro binasını Dali kendi seçmiş. Restorasyonunda bizzat çalışmış. Müze binasına da kendi eseri olarak imzasını atmış. Girer girmez gözlük takılınca ikinci bir tabloya dönüşen tablosu ile dehasıyla şaşırtmaya başlıyor Dali. Ondan sonra da insanlar gezerken hep Dali'nin dehasının izlerini arayor müzeyi gezerken, "Bu resimde de göremediğimiz birşeyler var mıdır acaba?". Karısı Gala'nın çok güzel resimlerini yapmış. Yorgun döndük Figueras'tan ama akşama da sangria eşliğinde flomenko gösterisi izlemekten geri kalmadık.

Gezimize genel olarak ben rehberlik ettim. Elimdeki Barselona kitabı çok yardımcı oldu bana. Tüm gidilecek, görmediğimiz yerlerin listesini çıkardık ve son 2 günümüze bölüştürdük. İlk gün sıra beklemeyelim diye erkenden Picasso Müzesi'ne yolladık, ama nafile; 35 dakika kadar sıra bekledik. Dönemlere göre ayırmışlar tabloları. Ağırlıklı olarak ilk dönem resimleri yer alıyor müzede. Kübist dönem tabloları çok daha az. Ama doğrusu ben asıl ilk dönem tablolarını merak ediyor ve görmek istiyordum. Muradıma erdim. Buradan çikolata müzesine gittik. Ama müzeye girmeden sadece çikolatamızı alarak yola devam ettik. Katalan Müzik Müzesi'ne gittik. İnanılmaz güzel bir binası var. Buradan da Eixample sokaklarına Gaudi binalarını görmeye gittik: Casa Mila ve Casa Battlo. Anca dışarıdan baktık binalara. Sıralar ve giriş ücretleri itiraf edeyim ki caydırdı bizi. Ama dışarıdan görmek bile güzeldi. Bir Gaudi kitabı almadan yola devam edemedim. Son olarak Sagrada Familia'ya 1 durak uzaklıktaki Sant Pau hastanesine gittk. 26 binadan oluşuyor. Mimar Montagner başlamış, oğlu bitirmiş 100 yıl önce. Binalar arası geçiş yeraltından. Montagner renklerin insanın tedavisinde önemli olduğunu düşünerek ortaya çıkarmış projesini. Hala kullanımda olan hastane binaları inanılmaz güzel. Öldük bittik otelimize geri gittik. Akşam da limana Maremagnum alışveriş merkezine gittik. Akvaryuma girsek mi dedik ama 35€ luk giriş bileti girmeme yönünde bizi ikna etti. Bu arada gün boyunca molalarda kırmızı sofra şarabı içtim ve içtiklerimden pek memnun kaldım.

Son gün de Poble Espanyol'e yani İspanyol Köyü'ne gittik ilk iş. Burası 1929'daki uluslararası yapılmış yapay bir köy. Tüm İspanya'nın mimari örnekleri gözönüne alınarak yapılmış 117 binadan oluşan mimari müze. Bu binaların alt katlarındaki dükkanlarda el işi hediyelik eşya dükkanları. Dört hatun kişi coştuk tabii! Köy meydanına bakan bir restorana oturduk en son. Bir güzel yedik içtik, üstene de cafe i copa (yani konyaklı kahve). Pek bir keyifli idi. La Rambla'ya döndük tekrar. Sokakta oturup biralarımızı yudumlayıp yoldan geçenleri seyrettik keyifle. Böylece bitirdik tatilimizi.

Pek sevdik Barselona'yı. Deniz, tarih, sanat, güzel yemekler, sokaklarda çokca insan... Gezelim görelim dediğimiz her yeri gördük. Bir arkadaşımızın tahminen paella'dan zehirlenmesi dışında herşey güzeldi. Neyse ki o da gezmekten geri kalmadan ayakta geçirdi rahatsızlığını. Barselona en sevdiğim Avrupa şehirleri arasında yeSangria kadehterini aldı. Tavsiye edelir...

Sangria tarifi: Meyveli şarap. Sürahiye bir şişe kırmızı şarap, yarım şarap şişesi sade gazoz dökülür. Üstüne mutlaka ince limon dilimleri ve varsa diğer meyve dilimleri (portakal, greyfurt, elma.. ama kesinlikle karpuz değil) eklenir. Tercihen tarçın çubuğu eklenebilir. Buzdolabında en az sabahtan akşama bekletilir ki meyvelerin tatları iyice karışsın şaraba. Soğuk olarak sürahinin içinde meyve dilimleri ve bir uzun tahta kaşıkla masaya getirilir.

11.4.06

Güneş Tutulması Bahane!

Türkiye'de güneş tutulması tam izlendi bu sene malumunuz. Bunun için Türkiye'nin pekçok yerine turlar düzenlendi. Hatta uluslararası organizasyonlar yapıldı. İşte ben de Manavgat tarafında Köprülü Kanyon'da uluslararası bir organizasyona katıldım. Adı : SoulClipse.

SoluClipse'e katılım için ilk rakamlar 15 bin civarı idi. En son 20 bin rakamları dolanmaya başladı. Sonuç 3 bin civarında kişinin katıldığı bir çadır kampı. Gene de çok yüksek değil mi! Dünyanın dört bir yanından insanlar vardı.

Mekan Antalya'ya yaklaşık 60 km. uzaklıkta idi. Biz de araba ya da uçakla değil organizasyonun otobüsleri ile gitmeye karar verdik. Bizim gittiğimiz gün 6 otobüs kalkıyordu. Bizim otobüste şoför hariç sadece 2 Türk bizdik. Sonradan öğrendik ki bir de Yunanistan Türk'ü varmış. Otobüsler kalksın diye beklerken katılımcıları izledim heyecanla. Saçları rastalı, enteresan tipler. Hepsi birbirinde değişik. Otobüs kalkar kalkmaz cigaralar sarıldı, içkiler içilmeye başlandı, uygun müzik yayına başladı. Yolda otobüsümüz bozuldu. Bizi diğer otobüslere dağıttılar. Kimisi ayakta kaldı. Neyse Manavgat'a doğru alışveriş için bir köyde durduk. Köyün kahvesinde şoförler ve bir-iki köylü ile sohbet ettik. Çok şaşırdılar Türk başımıza bu bitlilerin içinde ne işimiz olduğuna(!)

Vardık mekana, otobüsten indik, elde bir ton malzeme. Gözümüze kestirdiğimiz ilk yere yerleştik. Meğer arka tarafta da kamp alanı varmış ve biz iyi ki orayı denememişiz. Çünkü çadırımızı kurduk. Bardaklarımıza votka-portakalımızı koyduk, ayaklarımızı uzattık ve inanılmaz bir dolu yağmaya başladı. Öyle ki doludan ana sahne yıkılmış. 1-2 dakika ile yırtmış olduk. Ama heryer çamur oldu ve 3-4 gün sonunda hala çamur içindeydik. Ayağımıza çöp torbalarını geçirip, ayakkabılarımızı giydik ve akşam biraz dolandık. Ama çok yorulmuşuz, uyuduk çok geçmeden. Ana sahne yıkıldığı için orada olduğumuz zaman diliminde bize yakın sahne 24 saat hiç susmadı.

Soğuktu, üşümüşüz. Kahvaltı için pazar alanına gittik. İsraillilerin tezgahından böreklerimizi yedik, ama yanına içecek çay bulamadık. Çadıra doğru yürürken küçük tüp satıcısı gördük. Bir tüp aldık hemen. Böylece hem ısınma aracımız, hem simit-poğaça ısıtma gerecimiz, hem de bira kutusunun üstünü kesmek suretiyle su kaynatıp çay yapabileceğimiz bir araç sahibi olduk. Küçük tüp ne faydalı bir esermiş meğer!

O günü ırmak kenarında geçirdik. Çamurlanan ayakkabı ve kıyafetlerimizi yıkadık derede. Su buz gibiydi ve anormal bir akıntı vardı. Yazın bile çok soğuk olurmuş Manavgat'ın suyu. Ama biz gene de yüzmeyi denedik. Baktık olmuyor akıntıyla yol alıp, yürüyerek geri döndük. Rafting hayalimiz vardı. Ama su buz gibi olmakla birlikte hava da yeterince sıcak değildi. Velhasılı raftinge cesaret edemedik. Güneşlendik, kitap okuduk, müzik dinledik. İki çocuklu hippi ailesini orada gördüm. Fotoğraftakiler onlar. Çok tatlılar! Ben bu koşullara nasıl dayanıyorum diye düşünüyordum ki, onlar iki çocuklarıyla gelmişler Avrupa'nın bir ülkesinden.
Poi aldık, çevirenlere özenip. Çok keyifli ve keyifli olduğu kadar yorucu da. Hemen gidip bir çift daha aldık. Poi 1 çift elle çevrilerek oynanan oyuncak. Bir ucu parmağa takılı diğer ucunda top ve onunda ucunda isteğe göre kurdele gibi renkli birşeyler var. İyi poi çevirenleri seyretmek çok keyifli.

Çarşamba günü, güneş tutulması günüydü. İnsanlar ağırlıklı olarak sahne çevresinde toplandılar. Kamping panayır gibiydi. Poi çevirenler, sopa döndürenler, top çevirenler, çok değişik danslar, değişik kostümlü insanlar, tai-chi yapanlar, çığlık atanlar, öpüşenler, kendinden geçenler, fotoğraf, video çekenler...
Akşamında ateş çevresinde yerimizi aldık, dans ettik. Ateşli puyi ve sopa çevirenleri seyrettik. Ateşin gecenin içinde dansetmesi çok büyüleyici bir görüntüydü.

Bu arada sabah kahvaltısında yeni tüpümüzle keyif yaparken uyku tulumumuzun altındaki şişme yatağımızda ciddi bir patlak olduğunu farkettik. Bantla idare eder mi diye denedik olmadı. Bara ait plastik plaj şezlonglarını kapora karşılığı ödünç aldık. Hiç rahat değildi ama gene de üşümeden uyumayı becerdik. Kampingde geçerdiğimiz 3-4 gün gerçekten survival bir yaşam sürdük. Ama gene de önümüzdeki tüm engelleri aşıp, mutlu mutlu tatilimize devam ettik.

Perşembe günü başımızı çadırdan çıkarınca gördük ki hava gıpgri ve çok bulutlu. Hemen İstanbul'dan hava durumu bilgisi desteği aldık. Cumaya sağanak yağmur. Sonra duşlara gittik ki, sıcak su yok. Bunun üstüne artık kampı terketmeye karar verdik. Gene de acele etmedik. Çekim yaptık, dansettik, poi çevirdik, yedik içtik, yeni insanlarla tanışmaya devam ettik, sonrasında yola döküldük. Gece yarısı eve vardık.

Bu yazının sonunda gittiğine değdi mi derseniz, kesinlikle evet. Çok özgür hissettim kendi. Çok değişik insanlar, yaşamlar gördüm. Kimisiyle kısa sohbetler yaptım. Bu ortama girmek ve tadına bakmak tek başına çok güzel bir keyifti.

13.3.06

Kar Altında Moskova

Ha gittim, ha gidicem derken Mart başını buldu gitmem. Hava -8 derece civarıydı. Kar yağmadı ama heryerde kar vardı. İş seyahati... Yoksa bu soğukta ne işim var Moskova'da. Beyaz geceler de gider bir de Petersburg yapardım.

İş için olunca, vakit de kısıtlı olunca pek bir şey yapamadım tabi. Bir gece Kızıl Meydan'a gittik. Öyle soğuktu ki açık havada duramadık. Yolda yürürken alışveriş merkezlerini transit yol seçtik. Kızıl Meydan akşam vakti çok güzeldi. O renkli soğan kubbeler masallardan çıkmış gibi. Hansel'le Gratel'in çikolata evleri kadar gerçekler sanki! Meydandaki GUM, eskinin diplomatları için alışveriş merkezi imiş. Tabi şimdi de zenginler için. Ama çok güzel ışıklandırılmıştı. Meydanın güzelliğine güzellik katıyordu. Dünyanın bütün ünlü markaları var burada.
Kızıl Meydan
Bir günlük gezmeye vakit bulabildim. Dolayısıyla ünlü Moskova metrosunun pekçok durağından geçtim. Işıklandırmalar, duvar süslemeleri gerçekten güzel. İnanılmaz yüksek ve uzun merdivenler. Sanırım bu nedenle de yürüyen merdivenler çok hızlı hareket ediyor. Sarhoşlar ve yaşlılar için zor olsa gerek. Ama düşünüyorum da yaşlılar genelde dinç görünüyorlardı. Metro çok hızlı yol alıyor ama insanlar bu ulaşım aracına çok alışmışlar. Rahatlıkla tutunmadan kitap okuyarak ayakta yol alıyorlar. Onları görüp kendime yediremedim, ben de tutunmayayım dedim ama olmadı, beceremedim.

Neyse bir gün gezdim dedim ya, sıralayayım şimdi yaptıklarımı. Önce Nazım Hikmet'in mezarına gittim. Mezar taşında bir şiirinden birkaç mısra okudum. Aynı mezarlıkta Gogol ve Çehov'unda mezarları vardı. Onları da ziyaret ettim. O civarlarda bir pazar vardı, bizim salı pazarı gibi. Oralarda dolandım. Çok üşüdüm. Sırf ayaklarım ısınsın diye RAM Store'a gidirim. Bizim Migrosların Rusya versiyonu. Sahibi gene Koç ailesi. Marketlerdeki içki reyonu inanılmaz. Böyle zengin çeşit Türkiye'de hiç bir markette görmedim. Çıkışta cebimdeki haritayı kontrol ettiler, çalmış olabilir miyim diye. Diğer cebimdeki pet su şişem neyseki görünmüyordu diye düşündüm. Sonra da çantamdaki elmam aklıma geldi.. Bilmiyorum bu genel bir durum mu, ama bende bir paronayaya sebep olduğu kesin.
GUM - Gece
Yola devam. Arbat'a gittim. Eski Arbat'tan yenisine geçmeyi hedefliyordum ama tersi oldu. Yeni Arbat'ta bol bol kumarhane ve mağaza var. Kumarhanelerin görüntüsü akşam güzel. Gündüz ise bana hitap etmedi. Eski Arbat'a vardığımda çok üşümüş ve çok yorulmuştum. Gene de sokak tezgahlarında matruşka pazarlığı yaptım. Hediyelik eşya mağazalarından bir-iki öteberi aldım. Bizim Sultanahmet satıcıları nasıl her dili biliyorlarsa aynı durum Eski Arbat tezgahtarları için de geçerli. Merhaba, nasılsın, hangi şehirdensin, iyiyim gibi temel bilgilere hepsi haiz. Bu tezgahtarlardan birine nerede yemek yememi tavsiye edeceğini sordum. Bana My My'yu tarif ettim. Türkçesi "Mö Mö". Kapısında koca sevimli bir inek heykeli var. Öyle yorulmuşum ki yedim içtim, bi daha içtim. Hafif sarhoş yola devam ettim.

Kremlin Sarayı'nın girişine çıkan metro durağına yöneldim. Durağa adımımı atar atmaz, yaylıların inanılmaz güzel ezgisi karşıladı beni. Heyecanla yol aldım.1 Kontrbas, 1 viyola ve 4 keman. Seçme klasik eserlerin belli kısımlarından oluşan harika bir repertuvarları vardı. 15-20 dakika ayrılamadım oradan. Akşam Moskova'da yaşayanlara bu müzik grubundan bahsettim. Dediler ki, profesyonel sanatçılar halka sanatlarını yakınlaştırmak, bağlarını koparmamak için metro duraklarında mini konserler veriyorlarmış. Bence benim tanık olduğum da böyle birşeydi. 6 kişilik grubun 1. ve 2. kemancısı bile vardı ve mükemmellerdi. Hele bir ara genç olan 2. kemancı, gözlerimin içine bakarak çaldı kemanını ki değmeyin keyfime!

Kremlin'e gireyim dedim. Mümkün değil. Çılgın bir sıra var. O soğukta o sırayı beklemeyi nasıl göze almış onca insan şaşırdım. Kulağımda kalan müzik nağmeleriyle birlikte tekrar Kızıl Meydan'a yönledim. Surların çevresinden yürüdüm. Ne nağmeler, ne de çantamdan çıkartıp da yürürken kütürdettiğim elma yolu kısaltmadı. Ama ah Kızıl Meydan! Bu sefer tam zıt taraftan girdim meydana. Gene çok güzeldi. Öyle yorulmuşum ki GUM'a attım kendimi. Hemen bir kahve isteyip dinlenecektim ki burada da bir dans aktivitesine denk geldim.
Kızıl Meydan
Gün uzun. Bitmedi. Metroya binip otelin yolunu tuttum. Otel, Varşovskaya üzerinde. Hem yüksek ve hem de çok benzer binalar var burada. Metronun yanlış kapısından çıkmışım. Bulamadım yolumu. Direneyim dedim, yorgunluk ve kar cesaretimi kırdı. Teknoloji sağolsun. Bir cep telefonu trafiği sonucu arkadaş geldi kurtardı beni. Otelde dinlenirim diye umdum olmadı. Hemen yemeğe çıktık. Yemekten sonra da dansa gittik.

İşte bir anlatacak şey daha. Chester dedikleri bir yere gittik. Eski kısa adımı neymiş. Neyse. Burası tam bir avcı mekanı idi. Kadınlar yabancı erkeklerin peşindeydi, yabancı erkeklerse - ki bunlar Türkler, Hintliler, Pakistanlılar vb - Rus kadınlarının. Sanırım hiç Rus erkek yoktu. Bizimkilerden biri hariç. Bizim Türkler gene içip içip kavga çıkarmaya çalıştılar. Neyse ki sonuca ulaşamadılar.

İlk gece Gürcü restoranına gittik. 2. akşam Trevskaya'da modern bir kafe-lokanta, 3. akşam da ABD konsolosluğuna yakın bir Rus lokantasına. Her üçünde de yediklerim çok lezzetliydi. Gürcü lokantasında yediklerimiz özellikle çok değişiklerdi ve hepsi lezzetliydi. En çok kızarmış patlıcana sarılı cevizli bir şey vardı ki en çok onu sevdim. 3 çeşit şarap denedik bu restoranda. Ne yazık ki hepsi birbirinden kötü idi. Mecburan votka shot'larına verdik kendimizi.

Gelelim Ruslar'a yönelik izlenimlerime. İlk ve en önemli konu elbette ki güzelliğiyle ünlü Rus kadınları. Bir de beni uyardılar, hepsi güzel moralin bozulmasın diye. Hazırladım kendimi, ne yapalım. Genel olarak bakımlı hoş bayanlar. Çaycısı da, tuvalet temizlikçisi de hepsi bakımlı, makyajlı. Her çalışan bayanın masasının altında bir çift ayakkabısı var. Bunlar işe gelirken giydiği ayakkabıları. İşte giydikleri çok daha süslü. Ama
çoookk güzel diyebileceğim pek de kadın göremedim doğrusu. İlginçtir ki Merter'de çok daha güzel Rus bayanları gördüm. Alkolik erkeklerin çokluğundan dolayı, Rus ekonomisinde kadınların yeri çok önemliymiş. 8 Mart Kadınlar gününe çok önem veriyorlar. Resmi tatil günü. Erkekler kadınlara çiçekler ve hediyeler veriyorlar. İşyerlerinde kutlamalar oluyor. Benim tüm gün dolandığımda tarih 7 Marttı ve tüm kadınların elinde çiçekler vardı. Ben de tutturdum çiçek isterim diye. Yani Türk arkadaşlardan beklentimiz yok ama onca yıldır Moskova'da yaşayanlara talebimi açıkça beyan ettim. Sağolsunlar kırmadılar beni. 8 Mart'ta benim de elimde çiçeklerim vardı.

Erkekler yapılı, açık kumral ve mavi gözlüler. Erkekleri de kadınları da genel de uzunlar. Hemen hepsi dimdik duruyorlar. Orta yaşın üstü genelde kilolu. Sokaklarda bira içen çok. Yasaklanmış aslında ama pek dinleyen yok. Metroda, barlarda ayakta zor duran sarhoşlara rastlanıyor. 'Ruslar soğuk görünür ama sıcaktırlar' diye okudum. Ama bence böyle değil. Genel olarak gayet sıcaklar. Hiç öyle insanın içini kıyacak bir atmosfer hissetmedim.

Yedim, içtim, gezdim, içtim... çok yoruldum. Ayaklarıma 5 günde geçmeyen ağrılar kazandıracak kadar. Öyle içtim ki dönüşte de yüklendim alkolleri. Gene gitmek isterim Moskova'ya. Sarhoş olup sokaklarında şarkı söyleyeceğim bir havada...


24.1.06

Can Muslu'dan



Bilim Teknik Dergisinin Aralık 2005 Serbest Sanal sergisinden izinsiz aldım. Umarım kusura bakmazlar. Fotoğrafla ilgili bilgiler:
Adı Soyadı: Can Muslu
Mesleği: Öğrenci(İTÜ)
Çekim Yeri: Bozburun
Fotoğraf Makinesi: Sony DSC-V1

22.1.06

Siirt Pazarı ve Zeyrekhane

Siirt Pazarı deyince arkadaşım, sokak aralarına kurulan gün sonunda toplanan bildiğimiz pazarlardan düşünmüştüm. Değilmiş. Sabit bir pazar bu. Bir sokak-cadde boyunca dükkanlar şeklinde. Siirt Pazarı diye geçiyor ama sadece Siirt'in değil, Adana'nın, Van'ın ve başkaca da illerin malları satılıyor burada. Yöresel peynirler, baharatlar, meyve-sebzeler ve etler. Ben şaşırdım doğrusu. Diyarbakır kuzusu diyordu mesela. Yani özellikle Diyarbakır'da yetişen bir kuzunun eti aranıyor ve gelinip buradan alınıyor mu?! Mumbarları dizi dizi asmışlar dükkanların önüne, işkembeleri... Bu yöresel yemekleri yapan bir-iki lokanta da var sokakta. Yemek isterseniz hemen burada yiyebilir ya da en azından bu yemeklerin ne menem bir şeye benzediklerini görebilirsiniz.

İşte hemen yol tarifini veriyorum. Burası Fatih Belediyesi sınırlarında. Unkapanı'ndan Aksaray'a giderken, su kemerlerinin altından geçmeden, bir ya da iki sokak önce sağdaki bir sokağa girip arabanızı parkedin. Sonra park ettiğiniz yokuşu çıkmaya devam edin. İşte sokağın sonundaki dik kesen sokak-cadde Siirt Pazarı'nın kurulduğu sokak.

Bu sokaktan aşağı doğru yürürseniz Zeyrekhane tabelaları gözükmeye başlıyor. Zeyrekhane zaten kocaman gözüken Molla Zeyrek Cami'nin hemen yanında.Yol boyunca eski cumbalı ahşap evlerin arasından geçeceksiniz. Bu evlerin bir kısmı yıkılmak üzereler ve satılıklar. Satılık levhalarını okumadan geçmek mümkün olmuyor. Neredeyse hayat hikayesi anlatılmış bu levhalarda. Eskiden Pantokrator Manastırı olan, sonradan cami ve medreseye dönüştürülen Molla Zeyrek Cami'nin içini ne yazık ki görmemiz mümkün olmadı. Caminin etrafından dolanıp Zeyrekhane'ye ulaştık.

Zeyrekhane eskiden bu manastır-camiye dahilmiş. Sonra zamanla harabe haline gelmiş. Fatih Belediyesi ile Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı'nın işbirliği ile bu bina kafe-restorana dönüştürülmüş. Biz gittiğimizde hava kapalıydı. Sonradan Beyoğlu tarafına güneş vurdu. Manzara burada çok güzel. Hem Haliç tarafı, hem Sultanahmet, Süleymaniye Caminin manzaraları. Eminim yazın açık havada gidip, bahçesine otursam saatlerce kalkamazdım. Çaylarımız semaverden geldi. Yanında çikolatalı kurabiyelerle. Yemekleri nasıldır bir şey diyemeyeceğim. Çünkü sadece çay-kahve yaptık. Ama mekan çok güzel. Arka fonda hep sanat ya da halk müziği ezgileri yumuşacık. Çok zarif döşenmiş, fazladan konulmuş hiç bir dekorasyon malzemesi yok. Yazmadan edemeyeceğim. Tuvaletleri bile çok zarif. Kağıt havlu yanına küçük el havluları da konulmuş, lavanta kolonyası unutulmamış. Buraya özellikle yazın mutlaka tekrar gelmek istiyorum. Mesela haftasonu kahvaltısına...

Tel: 212.532 27 78
Zeyrekhaneye dair...

20.1.06

Küba Anıları – Genel İzlenimler

Hayatımın en güzel tatilini yaptım. Küba çok özel bir ülke. Karıncalar’la yaptığımız turun içeriği de çok güzeldi. Konuya nereden girsem bilemiyorum. Gün gün mü anlatsam, genel anlatarak mı başlasam...

7 günlük turumuzda Havana, Cienfiegos, Trinidad ve Santa Clara şehirlerine gittik. Hem şehir gezdik, hem denize girdik, hem de ormanda yürüyüş yaptık. Çok keyifliydi ve fakat çok da yorucuydu.

Silahlar Meydanındaki parkta
Küba’da her gidilen barda, kafede, restoranda canlı müzik var. Müzik her yerde. Tur boyunca kulağımda Küba ezgileriyle dolandım, rüyalarımda bile fonda aynı ezgiler vardı.

Kısaca CUC adı verilen convertable denilen bir para birimi kullanılıyor Küba’da. Yaklaşık 1 Euro. USD verip CUC almak isterseniz ekstra komisyon ödemeniz gerekiyor. Makul olan cepte Euro ile gitmek. Kübalılar ise Peso kullanıyorlar. 1 CUC 24 Peso. Kübalılar’ın maaşı ayda 15-20 $ civarında imiş. Onların 3 Peso aldıkları, turistlere 3 CUC sanırım. Küba sosyalist ülke malum. Bu nedenle değişik kurallar var. Halkın alışveriş yaptığı mağazalar var. Buralardan turistlerin alışveriş yapmaları yasak. Hatta içeri girmeleri de. Fiyatlar devlet destekli olduğundan ve halka yönelik rakamlar olduğundan çok düşük. Turistlerin bu fiyattan alışveriş yapmalarını istemiyorlar ki bence de haklılar. Satılanlar da vitrinlerden gördüğüm kadarıyla genel olarak 20-30 yıl öncesine ait gibiler.

İlkokul öğrencileriTurizm yeni Küba’da ve en büyük gelir kaynakları. Sosyalist sistem iyi kötü ayakta. Eğitime çok önem veriyorlar. Çocuklara çok değer veriyorlar. Sokaklarda gördüğüm tüm çocuklar çok mutlu görünüyorlardı. Sağlık ücretsiz. Zaten Küba tıpta dünyanın ileri gelen ülkelerinden. Kan kanseri ve AIDS’in tedavisinde baya yol katetmişler. İlaç çeşitliliği az olmakla birlikte özellikle bitkilerden imal ettikleri ilaçları öne çıkıyor. Bunda elbette ABD’nin ambargosunun ve Küba’nın fakirliğinin etkisi var. Bu bana Isabel Allende’nin kitaplarını hatırlattı. İksirler, büyüler, reçeteler. Acaba bu yılların birikimi, alternatif ilaç geliştirilmesinde işe yaramış mıdır? Neyse devam edeyim. İnsanların barınak sorunu yok. Açıkta olan, aç yatan yok. Kolonyal dönemin binalarını kullanıyorlar. Binalar inanılmaz güzel. Fakat ne yazık ki genel olarak bakımsızlar. Havana’nın bazı yerleri bomba yemiş gibi göründü bana. Eski, boyasız, harabe olmalarına az kalmış, camlarının yerine tahtalar çakılmış.. Ama gene de çok büyülü. Bir sokakta bir-iki kolanyal bina gibi değil durum. Tüm şehir böyle. Çok güzel! Tabii SSCB tarafından yapılan ve hiç de şehrin havasına hakim olmayan çirkin apartmanları işin içine katmadan konuşuyorum.
Katedral Meydanı-Havana
Kübalılar için ulaşım büyük sorun. Halkta hep eski arabalar var. Yeni arabalar da görülebiliyor ama. Hatta havaalanındaki taksiler (bunlar devlete aitmiş) bizim şahin taksilerden çok çok daha iyi. Bir de kaçak taksiler var ki bunlar genelde Fiat serçe ya da daha eski arabalar. Çok umdum şu güzel renkli eski araçlara binmeyi ama olmadı ne yazık ki. Tüm otobüs duraklarında yığın halinde bekleyen insan görülüyor. Havana’da camel denilen hörgüçlü uzun otobüsler var. Tıklım tıkışlar. Diğer şehirlerde ise kamyonetten imal edilen araçlar otobüs görevi görülüyor. Mevsim onlarn kışıydı ve biz denize girdik düşünün, hele yazın o sıcağında, o otobüslerde olmayı hiç istemezdim. Aracın olsa bile zaman zaman yakıt bulma sorunu olabiliyormuş. Gene turistler için geçerli olmayan bir kural var. Yoldan geçen boş bir araba, yol kenarında durup işaret eden kişiyi arabasına almazsa trafik polisi ceza kesebiliyormuş. Yerel rehberimiz Alain, müjdeyi verdi. 6000 otobüs sipariş edilmiş. Ve bu sene içinde halkın kullanımına girecekmiş. Buna gerçekten ihtiyaçları var.
Eski Meydan-Havana
Küba’da yemek kültürü çok zayıf. Yemekleri çok lezzetsiz. Hemen hiçbirşeyi çok beğenerek yiyemedim. Ama aç da kalmadım. İlk günler ha babam kokteyllere dayandık. Arada bira da içtik. Favori marka Bucanero. Sonlara doğru şarap özlemim arttı. Küba üretimi şaraplardan içtik. Gayet iyilerdi. Ama bu kadar güneş alan bir ülkede şarap beklemiyordum. Türkiye’nin de az güneş aldığı için doğu illerinde yetişen üzümlerinden yapılan şarapları daha güzeldir ya işte bu nedenle içtiğim şaraplar gayet memnu etti beni. Laf kokteylden geçmişken bu konuyu atlamak istemem. Kokteyl fiyatları genel olarak 3 CUC. Türkiye’ye göre çok ucuz. Kokteyllerde ana malzeme rom. Havana Club’ın 3 yıllığını kullanıyorlar. Hepimiz en az 1 şişe Havana Club ile döndük. İşte bu da içilen kokteyllerin listesi: Mohito (taze nane, limon), Cuba Libre (kola+rom), Daiqiri (limonlu buzlu), Cubana (cuba librenin 7 yıllık rom ile yapılanı), Cuban Manhattan (vermutlu), Trinidad Special, Pina Colado, Kançançara (ballı), Tunturutu (greyfrutlu) ve Jincila.

Daha sonra devam ederim...

4.1.06

2006 geldi, hoşgeldi!

Ee bilimum köşe yazarları yeni yıl yazısı yazar da ben niye yazmam. Benim bir köşeden öte, bir sitem var, hah!!

2005 biterken benim de hayatımda yeni bir sayfa bitti. Bir takım sıkıntılarla uğraşmak zorunda kaldım. 5-6 kilo verdim son aylarda. Ama ben ne şanslı kişiymişim ki kendimi zorda hissettim ama hiç yalnız hissetmedim. Dertlerimi paylaşacağım, elinden gelen desteği esirgemeyen, bana güç veren dostlarım vardı. 5 yıl kadar önce de hayatımda yeni bir sayfa açıyordum ve o zaman çok yalnızdım. Yeliz'le Muratçım olmasa hayat çok çok zordu. Onlar tuttular kolumdan. Ama bu sefer çok arkadaşımı hissettim yanımda. Bu geçen 5 yıl iyi geçmiş dedim kendime. Yeni ve güçlü bağlar kurmuşum kendime.

2006 başlarken de yeni bir sayfa açıyorum. Sıkıntılarım bu ayın sonuna kadar bitecek diye umuyorum. Çok güzel bir yıl beni bekliyor. Öyle eminim ki bu yılın güzel olacağından! Daha Aralık ayında çevremde pek çok insanın iyi haberleri de bu yılın güzelliğine delalet.

Sevgi Gönül'ün bir yılbaşı yazısını okuduğumdan beridir, her yılbaşı gecesi öpüşüp kutlaşmalardan sonra, bulunduğum mekanın en dış kapısına çıkıp, 3-4 kez dış kapıdan girip çıkıyorum. Bu yıl da Beyoğlu'ndaki barın kapısından koruma görevlisinin şaşkın bakışları arasında ritüelimi gerçekleştirdim. Bu seyahatlerim bol olsun diye yaptığım bir ritüel. O yılbaşında yanımda kim varsa onu da çekiştirip kapıdan girip çıkmaya götürüyorum. Bahsetmiştim bu pazar gidiyorum Küba'ya. İlk meyveyi de toplamak üzereyim sanırım. Aysonunda Moskova'ya iş için gitme ihtimali gözüktü.

Güzel 2006, hoşgeldin!