19.4.06

Gaudi, Picasso, Dali, Sangria, Paella... Barselona...

Ben bu yıl leyleği havada görmüşüm gerçekten de! Dört günlük, dört bayanla yapılan, dört dörtlük bir Barselona tatilini geride bıraktım.

Camina-Tuareg Tur'la çıktık yola. İspanya'da Paskalya tatili olması nedeniyle kampanya varmış. Yarım günlük panaromik şehir turu ekstra paketimizle gezimize başladık. Montjuic'dan şehre tepeden baktık. Colombus anıtından yukarı yol aldık. Gaudi binalarının önünden geçtiParc Güell - Gaudik, Park Güell'e vardık. Bu park da mimar Gaudi tarafından yapılmış. Barselona gezimize heyecanla başlamamızı sağladı. Gaudi gerçekten özel bir mimar. Mozaikleri, doğayla uyumlu tarzı, binalarında kullandığı eğiriler, renkler... Gaudi'ye hayran oldum. Buradan Sagrada Familia'ya geçtik. Burası ne bir kilise, ne de bir katedral. Öyle bir şey olsun ki Barselona'nın simgesi olsun demişler. Olmuş gerçekten de. Gaudi ile çıkmışlar yola. Gaudi demiş ki, "Ben başlarım ama bu proje 200 yıllık. Ben sonra gelenler kendi dönemlerine uygun bir tarzda devam ettirsinler bu projeyi". Devam ettiriyorlar. Daha da 100 yılı var. Hiç bitmez diyenler de var tabi. Turumuz burada bitti. Bizi Katalunya Meydanı'nda bıraktılar. Buradan Katedral'e gittik. Dönüşte Katedral Meydanı'nda kahvemizi içerken, sokak müzisyenleri geldi. Akordiyon, klarnet ve gitar. Para toplarken anladılar bizim Türk olduğumuzu. Meğer onlar da Bulgarmış. Türk müsünüz diye sorup başladılar Ciguli'den Binnaz'ı çalmaya. Çalarken de bir yandan "düşmanların çatlasın"ı unutmadılar. Bizim kızlardan biri kalktı dansetti bir güzel. En büyük alkışı o aldı diyebilir. Sonra da kendimizi La Rambla sokaklarına attık. La Rambla, nehir yatağı demekmiş. Eskiden nehir yatağımız bu sokaklar. Sonradan kurumuş, ağaçlı güzel yürüyüş yollarına dönüşmüş. Tur boyunca döndük dolandık sonunda Rambla sokaklarında bulduk kendimizi.
Sant Pau Hastanesi - Montagner
İkinci gün, bir başka ekstra tur alarak Girona, Figueras-Dali'ye gittik. Girona Gironanın dar sokaklarıküçük, eski, çok şeker bir şehir. Daracık sokakları var. At arabalarının bile geçemeyeceği darlıkta. Yarım saat daha yol aldık, Salvador Dali'nin doğduğu Figueras kasabasına gittik. Bu müze gündeme gelince, yangından çıkan eski bir tiyatro binasını Dali kendi seçmiş. Restorasyonunda bizzat çalışmış. Müze binasına da kendi eseri olarak imzasını atmış. Girer girmez gözlük takılınca ikinci bir tabloya dönüşen tablosu ile dehasıyla şaşırtmaya başlıyor Dali. Ondan sonra da insanlar gezerken hep Dali'nin dehasının izlerini arayor müzeyi gezerken, "Bu resimde de göremediğimiz birşeyler var mıdır acaba?". Karısı Gala'nın çok güzel resimlerini yapmış. Yorgun döndük Figueras'tan ama akşama da sangria eşliğinde flomenko gösterisi izlemekten geri kalmadık.

Gezimize genel olarak ben rehberlik ettim. Elimdeki Barselona kitabı çok yardımcı oldu bana. Tüm gidilecek, görmediğimiz yerlerin listesini çıkardık ve son 2 günümüze bölüştürdük. İlk gün sıra beklemeyelim diye erkenden Picasso Müzesi'ne yolladık, ama nafile; 35 dakika kadar sıra bekledik. Dönemlere göre ayırmışlar tabloları. Ağırlıklı olarak ilk dönem resimleri yer alıyor müzede. Kübist dönem tabloları çok daha az. Ama doğrusu ben asıl ilk dönem tablolarını merak ediyor ve görmek istiyordum. Muradıma erdim. Buradan çikolata müzesine gittik. Ama müzeye girmeden sadece çikolatamızı alarak yola devam ettik. Katalan Müzik Müzesi'ne gittik. İnanılmaz güzel bir binası var. Buradan da Eixample sokaklarına Gaudi binalarını görmeye gittik: Casa Mila ve Casa Battlo. Anca dışarıdan baktık binalara. Sıralar ve giriş ücretleri itiraf edeyim ki caydırdı bizi. Ama dışarıdan görmek bile güzeldi. Bir Gaudi kitabı almadan yola devam edemedim. Son olarak Sagrada Familia'ya 1 durak uzaklıktaki Sant Pau hastanesine gittk. 26 binadan oluşuyor. Mimar Montagner başlamış, oğlu bitirmiş 100 yıl önce. Binalar arası geçiş yeraltından. Montagner renklerin insanın tedavisinde önemli olduğunu düşünerek ortaya çıkarmış projesini. Hala kullanımda olan hastane binaları inanılmaz güzel. Öldük bittik otelimize geri gittik. Akşam da limana Maremagnum alışveriş merkezine gittik. Akvaryuma girsek mi dedik ama 35€ luk giriş bileti girmeme yönünde bizi ikna etti. Bu arada gün boyunca molalarda kırmızı sofra şarabı içtim ve içtiklerimden pek memnun kaldım.

Son gün de Poble Espanyol'e yani İspanyol Köyü'ne gittik ilk iş. Burası 1929'daki uluslararası yapılmış yapay bir köy. Tüm İspanya'nın mimari örnekleri gözönüne alınarak yapılmış 117 binadan oluşan mimari müze. Bu binaların alt katlarındaki dükkanlarda el işi hediyelik eşya dükkanları. Dört hatun kişi coştuk tabii! Köy meydanına bakan bir restorana oturduk en son. Bir güzel yedik içtik, üstene de cafe i copa (yani konyaklı kahve). Pek bir keyifli idi. La Rambla'ya döndük tekrar. Sokakta oturup biralarımızı yudumlayıp yoldan geçenleri seyrettik keyifle. Böylece bitirdik tatilimizi.

Pek sevdik Barselona'yı. Deniz, tarih, sanat, güzel yemekler, sokaklarda çokca insan... Gezelim görelim dediğimiz her yeri gördük. Bir arkadaşımızın tahminen paella'dan zehirlenmesi dışında herşey güzeldi. Neyse ki o da gezmekten geri kalmadan ayakta geçirdi rahatsızlığını. Barselona en sevdiğim Avrupa şehirleri arasında yeSangria kadehterini aldı. Tavsiye edelir...

Sangria tarifi: Meyveli şarap. Sürahiye bir şişe kırmızı şarap, yarım şarap şişesi sade gazoz dökülür. Üstüne mutlaka ince limon dilimleri ve varsa diğer meyve dilimleri (portakal, greyfurt, elma.. ama kesinlikle karpuz değil) eklenir. Tercihen tarçın çubuğu eklenebilir. Buzdolabında en az sabahtan akşama bekletilir ki meyvelerin tatları iyice karışsın şaraba. Soğuk olarak sürahinin içinde meyve dilimleri ve bir uzun tahta kaşıkla masaya getirilir.

11.4.06

Güneş Tutulması Bahane!

Türkiye'de güneş tutulması tam izlendi bu sene malumunuz. Bunun için Türkiye'nin pekçok yerine turlar düzenlendi. Hatta uluslararası organizasyonlar yapıldı. İşte ben de Manavgat tarafında Köprülü Kanyon'da uluslararası bir organizasyona katıldım. Adı : SoulClipse.

SoluClipse'e katılım için ilk rakamlar 15 bin civarı idi. En son 20 bin rakamları dolanmaya başladı. Sonuç 3 bin civarında kişinin katıldığı bir çadır kampı. Gene de çok yüksek değil mi! Dünyanın dört bir yanından insanlar vardı.

Mekan Antalya'ya yaklaşık 60 km. uzaklıkta idi. Biz de araba ya da uçakla değil organizasyonun otobüsleri ile gitmeye karar verdik. Bizim gittiğimiz gün 6 otobüs kalkıyordu. Bizim otobüste şoför hariç sadece 2 Türk bizdik. Sonradan öğrendik ki bir de Yunanistan Türk'ü varmış. Otobüsler kalksın diye beklerken katılımcıları izledim heyecanla. Saçları rastalı, enteresan tipler. Hepsi birbirinde değişik. Otobüs kalkar kalkmaz cigaralar sarıldı, içkiler içilmeye başlandı, uygun müzik yayına başladı. Yolda otobüsümüz bozuldu. Bizi diğer otobüslere dağıttılar. Kimisi ayakta kaldı. Neyse Manavgat'a doğru alışveriş için bir köyde durduk. Köyün kahvesinde şoförler ve bir-iki köylü ile sohbet ettik. Çok şaşırdılar Türk başımıza bu bitlilerin içinde ne işimiz olduğuna(!)

Vardık mekana, otobüsten indik, elde bir ton malzeme. Gözümüze kestirdiğimiz ilk yere yerleştik. Meğer arka tarafta da kamp alanı varmış ve biz iyi ki orayı denememişiz. Çünkü çadırımızı kurduk. Bardaklarımıza votka-portakalımızı koyduk, ayaklarımızı uzattık ve inanılmaz bir dolu yağmaya başladı. Öyle ki doludan ana sahne yıkılmış. 1-2 dakika ile yırtmış olduk. Ama heryer çamur oldu ve 3-4 gün sonunda hala çamur içindeydik. Ayağımıza çöp torbalarını geçirip, ayakkabılarımızı giydik ve akşam biraz dolandık. Ama çok yorulmuşuz, uyuduk çok geçmeden. Ana sahne yıkıldığı için orada olduğumuz zaman diliminde bize yakın sahne 24 saat hiç susmadı.

Soğuktu, üşümüşüz. Kahvaltı için pazar alanına gittik. İsraillilerin tezgahından böreklerimizi yedik, ama yanına içecek çay bulamadık. Çadıra doğru yürürken küçük tüp satıcısı gördük. Bir tüp aldık hemen. Böylece hem ısınma aracımız, hem simit-poğaça ısıtma gerecimiz, hem de bira kutusunun üstünü kesmek suretiyle su kaynatıp çay yapabileceğimiz bir araç sahibi olduk. Küçük tüp ne faydalı bir esermiş meğer!

O günü ırmak kenarında geçirdik. Çamurlanan ayakkabı ve kıyafetlerimizi yıkadık derede. Su buz gibiydi ve anormal bir akıntı vardı. Yazın bile çok soğuk olurmuş Manavgat'ın suyu. Ama biz gene de yüzmeyi denedik. Baktık olmuyor akıntıyla yol alıp, yürüyerek geri döndük. Rafting hayalimiz vardı. Ama su buz gibi olmakla birlikte hava da yeterince sıcak değildi. Velhasılı raftinge cesaret edemedik. Güneşlendik, kitap okuduk, müzik dinledik. İki çocuklu hippi ailesini orada gördüm. Fotoğraftakiler onlar. Çok tatlılar! Ben bu koşullara nasıl dayanıyorum diye düşünüyordum ki, onlar iki çocuklarıyla gelmişler Avrupa'nın bir ülkesinden.
Poi aldık, çevirenlere özenip. Çok keyifli ve keyifli olduğu kadar yorucu da. Hemen gidip bir çift daha aldık. Poi 1 çift elle çevrilerek oynanan oyuncak. Bir ucu parmağa takılı diğer ucunda top ve onunda ucunda isteğe göre kurdele gibi renkli birşeyler var. İyi poi çevirenleri seyretmek çok keyifli.

Çarşamba günü, güneş tutulması günüydü. İnsanlar ağırlıklı olarak sahne çevresinde toplandılar. Kamping panayır gibiydi. Poi çevirenler, sopa döndürenler, top çevirenler, çok değişik danslar, değişik kostümlü insanlar, tai-chi yapanlar, çığlık atanlar, öpüşenler, kendinden geçenler, fotoğraf, video çekenler...
Akşamında ateş çevresinde yerimizi aldık, dans ettik. Ateşli puyi ve sopa çevirenleri seyrettik. Ateşin gecenin içinde dansetmesi çok büyüleyici bir görüntüydü.

Bu arada sabah kahvaltısında yeni tüpümüzle keyif yaparken uyku tulumumuzun altındaki şişme yatağımızda ciddi bir patlak olduğunu farkettik. Bantla idare eder mi diye denedik olmadı. Bara ait plastik plaj şezlonglarını kapora karşılığı ödünç aldık. Hiç rahat değildi ama gene de üşümeden uyumayı becerdik. Kampingde geçerdiğimiz 3-4 gün gerçekten survival bir yaşam sürdük. Ama gene de önümüzdeki tüm engelleri aşıp, mutlu mutlu tatilimize devam ettik.

Perşembe günü başımızı çadırdan çıkarınca gördük ki hava gıpgri ve çok bulutlu. Hemen İstanbul'dan hava durumu bilgisi desteği aldık. Cumaya sağanak yağmur. Sonra duşlara gittik ki, sıcak su yok. Bunun üstüne artık kampı terketmeye karar verdik. Gene de acele etmedik. Çekim yaptık, dansettik, poi çevirdik, yedik içtik, yeni insanlarla tanışmaya devam ettik, sonrasında yola döküldük. Gece yarısı eve vardık.

Bu yazının sonunda gittiğine değdi mi derseniz, kesinlikle evet. Çok özgür hissettim kendi. Çok değişik insanlar, yaşamlar gördüm. Kimisiyle kısa sohbetler yaptım. Bu ortama girmek ve tadına bakmak tek başına çok güzel bir keyifti.