31.10.06

Güneydoğu'da Sekiz Gün

Bayram tatilinde doyurucu bir Güney Doğu Anadolu turu yaptım. Hemen rotayı veriyorum: Gaziantep'e uçakla gidiş, Adıyaman, Diyarbakır, Hasankeyf, Midyat, Mardin, Şanlıurfa, Halfeti ve Antep'den uçakla İstanbul'a dönüş. 8 gün 8 gece, 6 ayrı otel.

Turla gitmedik. Araba kiralayarak benim rehberliğimde dolaştık. İki ana kaynaktan toparladım bilgileri: Nişanyan'ın Ankara'nın Doğusundaki Türkiye kitabı ve Reyan Tuvi'nin Hürriyet'in seyahat ekinde çıkan yazıları (Bunlara Hürriyet'in web sitesinden ulaşmak mümkün). Nereleri görmeli, nerede ne yenir, nerelerde kalınabilir bunları derledim. Hiçbir oteli gitmeden ayarlamadık. Urfa'daki hariç tüm otelleri gittiğimiz yerde ayarladık.

Bu gezi, gezip görmek kadar yeme-içme gezisi de oldu. Tüm yemekler acılı ve etli. Aksi çok nadir.
Aklımda kalanları sıralayayım hemen...

1. Gün: Daha uçaktan gördüklerim yeşilliği, bereketli ovasıyla etkiledi beni Antep. Antep'te ilk iş sabah kahvaltıya iyi olur diye duyduğumuz katmerin peşine düştük. Nafile çabalar! Bayram arifesi olduğu için bütün katmerciler kahke (kurabiye) yapıyorlardı. Kalealtı civarını turladık, ara sokaklara daldık. Bazı evlerin üstünde Kabe resmi ve Arapça yazıların olduğu tabelalar asılı. Buna daha sonraki şehirlerde de çok rastladık. Hacca giden bu tabelardan alıp, evin giriş kapısının üstüne asıyormuş. Burada satılan değişik şeyler hakkında bilgi aldık. Çok güzel kara üzüm alıp arabamıza attık (İyi ki almışız, Adıyaman'a kadar bizi yarı tok tuttu). Bakırcılar çarşısından çıkışta paça çorbası içtik. Hayatımda içtiğim en güzel paça çorbası idi. Adıyaman yollarına döküldük. Karakuş, Cendere Köprüsü derken Nemrut'un dibindeki Karadut Köyü'nün yolunu tuttuk. Narince'de yol üzerindeki fırına uğradık. Artık satacak birşeyleri yokmuş, bayramda dağıtacakları anasonlu bazlamalardan hediye ettiler, nefisti. Gece Karadut Köyü'nde konakladık. Bu arada önemli bir nokta: Yol boyunca benzin istasyonu çok, fakat kurşunsuz benzini hele kış başında bulmak çok zor. Mutlaka dolu depo yolculuk gerekiyor. Bir önemli uyarı daha: Cepte nakit para olması lazım. Pekçok yerde kredi kartı geçmiyor.

2. Gün: Nemrut'un ardından, Fırat üzerinden feribotla Diyarbakır'a geçtik. 20 araçlık feribotta normalde çok uzun kuyruklar oluyormuş, bayram olduğu için şanslıymışız. Feribottaki insanlarla sohbet etme fırsatı bulduk. Diyarbakır'a giderken güneşin batışı çok güzel manzara oldu bize. Otele yerleştikten sonra sokağa attık kendimizi. Diyarbakırda Cahit Sıtkı Tarancının EviElimizdeki adreslerin hepsi kapalıydı. Sokaklara yayılmış lokantalardan Dağkapı Ciğercisi'nde ciğer-yürek-dalak-köfte karışımı birşeyler yedik. Köfte bile sakatat köftesi gibiydi. Sokaklar kocaman mangalların dumanlarıyla kaplıydı. Diyarbakır tütüyordu resmen! Sokaklar kalabalıktı. Gayet modern giyimli bayanlar da vardı. Ama uzaklardan gelen kurusıkı tabanca sesleri.. Ardından çete gibi etrafta koşuşturan elleri silahlı çocuklar.. Gözlerim kocaman açıldı. Silahlar nasıl gerçekçi. Uziler, kalaşnikoflar.. Meğer plastik mermi Diyarbakırda bayram çocuklarıatıyorlarmış. Ama gecenin bir saati onca çocuk sokakta ve gerçekten çatışmaya giriyorlar gibi davranıyorlar. Ertesi gün birkaçıyla sohbet ettik. Hepsi Kurtlar vadisi, Sıla gibi dizilerden etkilenmişler. Ben Sıla dizisindeki bilmem kimim diye heyecanla anlatıyorlar. Birkaçı da şişledi bizi..

Gene notlarımdan Ben-u Sen meyhanesine gitmeye karar verdik. Pavyonlar Sokağı'nda... Sokağın adı bile bir düşündürüyor ki kapıdan burnumuzu uzatınca klasik bir meyhane gördük. Buraya kadınların ve şehrin aydınlarının geldiğini okummuştum. Kafamız karıştı. Gene de benim ısrarlarım sonucu girdik. Gerçekten de tek bayan bendim. Ekim sonu olmasına rağmen karpuz harikaydı. Beş dakika geçmedi ki masamıza ikram olarak kavrulmuş antep fıstığı tabağı geldi, Avukat İhsan Bey'den. İhsan Abi'nin yanına oturduk sonradan. Üniversite ve bir-iki yıl dışında hep Diyarbakır'da yaşamış. Pekçok soru sorduk ona, sağolsun uzun uzun yanıtladı bizi. Son olarak da "kalem bira" ikram etmeden bırakmadı. Rakı bardağında gelen biraya kalem bira diyorlar.

3. Gün: Diyarbakır sokaklarında dolanmaya devam ettik. Güneydoğudaki illerin tümünde bir Ulu Cami var. Ama en güzeli Diyarbakırdaki. Oranın hemen yakınındaki Cahit Sıtkı Tarancı Evi'ne gittik. Çok güzel bir eski Diyarbakır evi idi. Ardından araya-taraya Ziya Gökalp Evi'ni bulduk. O da çok güzel bir ev ama diğeri kadar gösterişli değil. Bu arada akrabalarmış, amca oğulları imişler. Ara sokaklarda da çok güzel evler vardı. Tüm gezi boyunca gördük ki, Avrupa Birliği güneydoğuya baya bir para aktarılıyor. Restore edilmiş veya edilmekte olan tüm evlerde, kültür merkezlerinde Avrupa Birliği'nin imzası var. Atatürk Evi'ne gittik. Çok güzel yeşillik bir yer. Ama günübirlik gezen bize pek hitap etmedi. Surlar çok güzel. Burçlardan Hevsel Bahçelerini seyretmek keyifli. Öğlen yemeği için de Selim Amcanın Sofra Salonu'na gittik. Lokanta demenin başka bir yolu "sofra salonu" demek herhalde. Kaburga dolmamızı yedik. Umduğum kadar güzel değildi doğrusu. Keldani Kilisesi, 4 ayaklı minare ve çaıtısı yıkılmış Ermeni Kilisesi'ni de gezdikten sonra Hasankeyf yoluna düştük.

Hasankeyf'te kalmak en uygundu ama bazı kaynaklarda en yakın kalınacak yer Batman derken, bazılarında yeni açılan bir motelden bahsediyordu. Ama telefonu yoktu. Lokanta olarak önerilen yerlerden birini arayıp yer bulup bulamayacağımızı sordum, bulursunuz dediler. Bir de öğretmen evi varmış. Motel hemen Hasankeyf Köprüsünden geçer geçmez ve Dicle manzaralı (en azından benim oda öyleydi). Güneydoğunun motorları minibüs gibiCamı kırık, perdesi yok, duvarlarda örümcek ağları, tuvaleti ortak, sıcak suyu olmayan vb. tek otelimiz buydu. Ama insanın keyfi yerinde olunca hiçbirini dert etmeden memnun olması mümkün oluyor. Fakat manzarası pek güzeldi gerçekten. Dicle kenarına çardaklar kurulmuş. Özgür Çardak'da yedik yemeğimizi. Pek de aç değiliz derken sildik süpürdük gene.

4. Gün: Hasankeyf kahvaltımızı vadinin içinde yüksekte bir balkonda yaptık. Vadinin her iki tarafının manzarası da ayrı etkiyiciydi. Buradan Midyat'a geçtik. Sırasıyla Barıştepe, İzbırak, Anıtlı köylerine uğradık. Barıştepe'deki kilisede Yeşilköy'den atandığını söyleyen bir zangoç bize eşlik etti. İzbırak'ta Rahip Yakup'un ve bir rahibenin ayakta tuttuğu kiliseyi gezdik. Hiç Süryani yoktu onlardan başka. Evlerin altlarında hep mağaralar varmış, dedi ki Ürgüp tarafı buraları görenler tarafından taklit edilerek yapılmış. Bir de kilimetrelercegiden pekmez kanallarından bahsetti. Anıtlı'da ise Meryem Ana Kilisesi'ni gezdik. Hasankeyf'te atıştıran yağmur yol boyunca çok arttı. Ve Midyat'ın keyfini çıkarmamızı engelledi biraz. Gelüşke Hanı'nda yedik yemeğimizi. Pek haz etmedim oradan. İsteğimizden fazlasını getirdi ve fiyatları görece pahallıydı. Burada sokakta bizi yakalayan İbrahim eşlik etti bize. 8 Kardeşler, baba işsiz, abi hasta çalışamıyor, ablayı dayının oğluna vermişler. Dayı Ankara'da işçi. Ve onun gönderdiği parayla yaşıyorlar. Nasıl yaşıyorlar anlayamadım. İbrahim'in mail adresi var. Arkadaşımla bir gün internete gidip öğrendim, diyor. Çok isterdim Midyat Devlet Konuk Evi'nde kalmayı. Ama maalesef Sıla dizisine kiralamışlar. Ancak kapıdan burnumuzu uzatabildik.

5. Gün: İlk iş gümüş telkariler aldım kendime :) Midyat'ın ara sokaklarından yağmur devam ettiği için arabayla dolandık ve Mor Gabriel Manastırı'nın yolunu tuttuk. Orada gönüllü Süryani gençleri sizi gezdiriyorlar ve manastır hakkında bilgi veriyorlar. Vakti zamanında onbinler yaşamış bu manastırda. Arazisi çok büyükmüş, görece küçülmüş artık. Çok güzel bir manastır gerçekten, etkileyiciydi. Tüm güneydoğu seyahatinde gördüğüm en bakımlı, en temiz yerdi. Hala kullanılan önemli bir merkez. Mardin yoluna düştük. Mardin'e girmeden hemen önce Deyru'l Zaferan Manastırı var. O da mutlaka gezilen yerlerden ama biz gitmedik. Ardı ardına gördüğümüz manastırlar yetti bize. Mardin umduğum kadar etkilemedi beni. Belki ilk Mardin'e gitsem daha çok etkilenirdim. Gene de hakkını vereyim, ara sokaklarında dolanmak güzeldi, çok güzel taş binalar vardı. Güneşin batışı ayrı güzeldi. Çünkü Mardin yüksekte, yamaca kurulmuş bir şehir. Manzaranızı bozan pek birşey yok. Akşam yemeğimizi Cerciş Paşa Konağı'nda yedik. Ben değişik erikli bir et yemeği ile mahlep şarabı içtim. Genel olarak yemeğimizden memnun kaldık. Ama keşke hava güzel olsaydı da oranın balkonunda yiyebilseydik yemeğimizi. Yemeğin ardından Mardin yetti dedik, Urfa'da kalmaya karar verdik. Kaldığımız Edessa Otel'in hemen yakınındaki Balıklı Göl'e gittik. Gece ışıklandırması çok güzel yapılmış.

6. Gün: Urfa'nın çarşılarına attık kendimizi. Elimde gezilmesi gereken pek çok çarşı adı vardı ve nasıl bunların hepsini bulacağız diye kara kara düşünüyordum. Meğer bunlar hep dipdibeymiş. Başımı Urfa işi bağlamayı öğrendim. Renkli eşarplarından hediyelik toparladım. Kadın erkek pek çok insan eflatun örtü bağlıyor başına. Urfa - Küpeli güvercinHani kadınlar neyse, erkeklerde de bu kadar yaygın olması pek keyifli. Asıl Gümrük Hanı görmemiz lazım diye dolaşırken Gümrük Hanın avlusuna çıkıverdik. Çok güzel bir avlu. Hemen mırralarımızı söyledik. Çok sevdim mırrayı. Biraz da garsonumuzla sohbet ettik. Bedesten'deki renk renk kumaşlar nasıl güzeldi. Hele de çevremden yöresel renkli kıyafetleriyle geçen kadınları gördükçe almamak için zor tuttum kendimi. İsot almak istedik, bozuk paramız çıkmadı, hediye ediverdiler. Güvercincilik çok yaygınmış Urfa'da. Güvercincilerin kahvesine gittik. Domino oynayan beylerin yanına oturdum, sohbet ettim biraz. Kadın görmek alışıldık değildi onlar için. Aslında gittiğim pekçok yerde öyleydi. Önce bir suskunluk oluyor. Gizliden bakıp aralarında gülüşüyorlar sonra da alışıyorlar. Mutlaka sohbete meraklı birileri gelip buluyor sizi. Siz girişkenlik yapıp konuşmak isterseniz de kimse burun kıvırmıyor. Genel olarak tur boyunca herkes misafirperver ve sıcak kanlıydı. Bir de fotoğraf makinasına ve kameraya poz vermeyi çok seviyorlar. Neyse akşam ihale (açık artırma demiyorlar) varmış kahvede. Saatini öğrenip ayrıldık. Çarşının içindeki fırından birer lahmacun aldık. Bana 19 Mayıs törenleri için gittiğimiz stadyumda yediğim lahmancunları hatırlattı. Ardından bir lokantaya girdik. Domatesli kebapla, kemiksiz pirzola yedik. Ben böyle lezzetli et yemedim. Sanırım oralarının eti başlı başına güzel, bir de güzel işliyorlar. Üstüne de künefe :) Biraz dinlendikten sonra kalenin dibinde yürüyüşe çıktık. Hava yağmurluydu ve bayram bitmişti. Ama sonradan Dergah Camii dendiğini öğrendiğimiz camiye, çarşaflı kadınlar akın ettiklerini gördük. Hani erkekler neyse, kadınların Ramazan dışında camiye Urfa - Dergah Camiiböyle akın ettiğini görmemiştim. Meğer Saidi Nursi öldükten sonra 110 gün bu camide kalmış, fakat sonra devlet ölüsünü oradan almış ve bilinmeyen bir yere gömmüş. Ama insanlar gene de daha çok sevap kazanırız diye özellikle bu camiye gidiyorlarmış. Vakti geldi, Güvercinciler Kahvesine gidip ihaleyi seyrettik biraz. Değişik bir duyguydu, kadın olarak oraya gitmek. Ardından oteldeki sıra gecesine gittik. Otelimiz Urfa'da içkinin serbest olduğu bir-iki yerden biriymiş. Neyse sıra gecesi çok vasattı. Fazla turistikti. İbrahim Tatlıses nevinde bir şarkıcı da çıktı sahneye. Onu seyretmek hoşuma gitti. Hatta kara üzüm habbesinde kalkıp oynadım, zılgıt çektim ama gene de kesinlikle tavsiye etmiyorum.

7. Gün: Sabah kahvaltıdan sonra Şurkav Evi'ni gezdip Harran'a gittik. Askerden izinli Cemal gezdirdi bizi. Türçesi çok iyi değil ama 5 dil biliyormuş. Harran'ı çok seviyor ama askerden sonra Antalya'ya gidip turizm sektöründe çalışacakmış. Neyse, kesinlikle burada yerel bir rehber tavsiye ediyorum. Yoksa çocuklardan başınızı almanız pek mümkün değil. Burada içtiğimiz mırra biraz daha farklı idi, daha aromatik. Gözüme sürme çektirip parıltılı yerel kıyafetleri giyip poz vermeden etmedim tabi. Harran'ın konik evleri tamamen Irak tarafından gelen Araplar'ın bir alışkanlığı imiş. Zaten Harran'ın yerlisi de Arap. Bu arada kurak Harran baraj sonrası gerçekten yeşillenmiş, zenginleşmiş, göç almış. Yaklaşık 10 bin kişi yaşıyormuş. Hala başlık parası varmış HalfetiHarran'da 15-18 milyar kadar. Cemal belki de ondan gitmek istiyor Antalya'ya. Dönüşte Urfa'yı transit geçip Birecik tarafına yola devam ettik. Yeni yapılan otoban henüz Birecik'e kadar gelmiş ve çok güzel. Fakat Birecik-Antep arası yol tek şerit gidiş geliş, çok işlek ve çok tehlikeli sollamalar yapan şoförlerle dolu. Halfeti'ye gittik. Dağların arasında, Fırat'ın kenarında. Eski taş evleri çok güzel. Bu kadar dokunun bozulmadığı yer görmedim gezi boyunca. Yarı suya batmış camiden Halfeti'ye dönüp bakınca nerdeyse yeni betonerme bina görmek mümkün değil ve dağların arasındaki konumu çok etkileyici. Ömrü billah, eşi ölse dahi tek eşli hayatlarını devam ettiren kelaynak kuşlarını da ziyaret ettikten sonra Antep'e girdik ve çok güzel kale manzaralı otelimize yerleştik.

8. Gün: Bu sefer katmer bulmayı başardık. Tadı şöbiyet gibiydi. Bunu nasıl kahvaltıda yiyorlar anlamadım. Antep Arkeoloji Müzesi ilk durağımız oldu. Zeugma'nın mozaikleri burada. İnanılmaz güzeller. Kesinlikle gezilmesi gereken bir müze. Anadolu Evleri butik otelinin birkaç odasını gezdik. Güzel bir otel gerçekten. Ardından Hasan Süzer Etnoğrafya Müzesine gittik. Ev güzel ama beni asıl etkileyen kiler, ahır olarak kullanılan evin alt kısmı oldu. Sanki oraya bir kiler yapılmamış da eskiden kullanılan mağaranın üstüne ev yapılmış. Gezinin ilk günü tadı damağımda kalan paça çorbasından bir buçuk porsiyon daha içtim. Akşam da gene yöresel yemekler ve melengüç kahvesi. Kahveden pek haz etmedim.

9. Gün: Üç saat rötorla kalkan uçağımıza binerek güneydoğuya veda ettik.