13.12.07

Heyecan doludizgin!

Evlilik telaşı aldı bizi. Önce ben Ankara'ya gittim ve Cinli'nin ailesiyle tanıştım. Çok heyecanlandım. Neredeyse evden çıkıp da ailenin evine gidene kadar ağzımı açıp konuşmadım heyecandan. Ama gördüm ki anne benden daha heyecanlıymış. Nikahta takılacak takılar bile hazır edilmiş. Ertesi gün de ablalarla tanıştım. Güzel geçti. Yeni ailemle karşılıklı sevdik birbirimizi.

Bayramda da İzmir'e gidecektik, plan böyleydi. Ama bayramda annemlerin önceden yapılmış bir Çeşme planı vardı ve o planın bir yerlerine sıkıştırmak istemedim. Cinli'yi evimizde ağırlama fikri çok daha sıcak geldi. Bir de arabayla Ankara'dan yollara düşecektik ki, zincirleme kazaların doruğa çıktığı bayram vakti trafiği düşüncesi de beni ürküttü. Velhasılı, geçen hafta yeni ailelerimizle tanışma faslı böylece sonra erdi.

19 Ocak'ta istemedir, nişandır hikayesi var. Nişan evde aile arasında olacak. Anlaşılan o ki annem komşularla konunun müzakeresini yapmış. Hep beraber tuzluları hazırlayacaklar. Ama pastanın alınması gerektiğine karar vermişler. Daha Cinli'yle tanışmadan nişan organizasyonuna girişilmiş. Ben de Cinli de boşa heyecanlanmışız yani.
İzmir'de 33 yıldır aynı evde oturuyoruz yani apartman inşa edildiğinden ve ben doğduğumdan beri. Annemin komşularıyla arası hep iyi olmuştur. Cinli evden giderken arkasından bakayım diye camı açtım. Bir baktım ki yanı başımda karşı komşu Hediye abla. O da Cinli'nin arkasından bakıyor. Beğendim damadı dedi, patlattık kahkahayı. Kızı da yanında. "Söyledim anneme, ayıp çıkma cama dedim", diyor ama Hediye Abla gayet rahat, "bakmazsam nasıl görebilirim ki", diyor.

Bu haftasonu alyanslarımızı alacağız. Sonra Ocak sonuna kadar yatarız artık. Ocaktan sonra tarih kesinleştirme, nikah başvurusu, davetiye, gelinlik vb. telaşı başlayacak. Ama herşeyden önce beni balayı konusu ilgilendiriyor. Şimdilik benim gönlümden geçen Phuket. Cinli'ninse Avrupa ya da Latin Amerika. İdeefixe'den bir ton gezi kitabı siparişi verdim, karar verirken yanımızda olsunlar diye. Nasıl da gezesim var!
Herşey çok güzel gidiyor. Biz çok iyiyiz, evlilik çırpınmalarında canımızı sıkacak hiç birşey olmadı. Ve ben hala çok heyecanlıyım.

23.11.07

Paul Cumes, iklim değişiklikleri üzerine..

22.11.07

Biz Cinli'yle evleniyoruz

Evlenicez işte. Nerdeyse 2 hafta oldu bu konuyu konuşalı. Ee işte ben de buraya yazmadan bu kadar durabildim.
Büyük aşk :)Bu geçen süre zarfında görüşebildiğimiz arkadaşlarımız ve ailelerimize söyledik anca. Cinli'yle yaptığımız planlara göre ben haftaya aileyle tanışmak üzere Ankara'dayım. Bayramda da İzmir'deyiz ki o bizimkilerle tanışsın diye. Sonra da umuyoruz ki Ocakta yüzük takmış olacağız. Bir de sık sorulan soru var ki ne zaman bu işi sonuçlandıracağımız. Şimdilik görünen o ki Haziran ayında. Elbette bu hiç kesin değil. Ben Haziran ayında hava güzel olur evlenmek için, dedim, yetkili mercilerce kabul gördü. Şimdilik sık sorulan sorulara, kesin olmayan ilk cevapları veriyorum: İstanbul'da yaşayacağız, Ankara'da nikah olacak, hevesli arkadaşlara göbek atma imkanı sunup sunamayacağımız henüz kesinleşmiş değil. Sorulan çok da bir şey yokmuş. Bu kadar işte.
Çok heyecanlıyım. Cinli'yle evlenmek umduğum bir şeydi, olmasa zordu. Anlaşıldı değil mi, Cinli Ankara'dan ya da onun deyimiyle Anakara'dan. Zordu işte oralara gidip gelmek. Ona da, bana da... Sonuçta uzun süreler için zor bir mesafeydi aramızdaki. Heyecanlıyım, onca aklımda olmasına rağmen. Ama çok keyifliyim. Jüpiter o yıl hangi burcu ziyaret ediyorsa, o burçtaki kişinin hayatının aşkını bulması çok muhtemelmiş. Bu yıl benim burcumu ziyaret etti ve ben Cinli'yi buldum.
Bir yanım hayallere dalıp giderken, diğer yanım beni yeryüzünde tutmaya çalışıyor. Bir yandan çok güzel neşeli bir düğün ve balayı istiyorum, bir yandan olabilenin en iyisine razıyım. Yeter ki biz böyle mutlu, keyifli olmaya devam edelim. Bu ikisinin ortası gerçekleşecek biliyorum.
Yaklaşık 8 aydır birlikteyiz. Bu arada bizi haberimiz olmadan bize yakıştıran ve tanıştıran Güloma teşekkürü bir borç bilirim (Gülom, canımcım sağol, haklı çıktın). Cinli, çok neşeli ve çok sevgi dolu. Çok şanslı hissediyorum kendimi, onu bulduğum için. Çok, milyon çok şey yazasım var ama yazmayayım. Ne diyeyim, kıssadan hisse olay budur :D

5.11.07

Aile üzerine..

Dün bir film izledim. Gene ağlaya ağlaya. Ferzan Özpetek'in Bir Ömür Yetmez filmi.

Filmde adamın anlatmak istediği bu değilse de aile konusu takıldı aklıma. 2 sevgili. Birisinin beyin kanaması sonrası hep bir cihaza takılarak yaşaması ihtimali var, ailesi tedavisini uzaklarda devam ettirmeyi düşünüyor. Sevgilisinin bu konuda ne düşündüğünün önemi yok. Ölüyor. Öldükten sonra yakılmalı mı gömülmeli, sevgilisi araya girip ölenin ne istediğini söylüyor. Babası sevgilinin söylediklerine önem veriyor ama resmi olarak bu söyledikleri havada bir balon olup uçup gidebilir.

Halbuki yaşarken ne farklıydı. Babasına rağmen sevgilisiyle beraber olmuş ve babasıyla ilişkisini koparmıştı. Bu da ne sık rastlanan bir durumdur. Ananı babanı karşına alırsın, illa sevgilim dersin. Belki ilişkiler kopma noktasına gelir, yıllarca karşılıklı haber alınmaz. Sevgilin hayatının odak noktasıdır. Ailenden çok sevgilini görürsün. Bazen kendinden birşeyler verir, gene de onunla olmaya devam edersin. Birgün hiç istenmese de biri bu dünyadan göçebilir ve eğer ki evlenilmemişse artık o sevgilinin ne dediğinin önemi sadece ailenin insafına kalmıştır. Yasalar önünde hiç bir değeri yoktur.

Toplumdur, düzendir denildiğinde yasaların varlığı ve içeriği makul elbette. Ama hoş mu, hayır. Benim yakın zamanlarda düşündüğüm şuydu: Abim evli olduğu için artık onun ailesi eşi ve o. Benim ailemse, bekar olduğum için, annem, babam ve ben. Halbuki bir sevgilim olsa, canım bir tanem olsa bile nafile. Ben onunla benden ailem diye konuşsam olmaz. Bırakın yasaları, günlük konuşma alışkanlıklarımız bile buna izin vermez.

Garip, hayatımız çelişkilerle dolu.

2.10.07

Flamenco Bosforo geliyor


Vurmalıdaki benim çocukluk arkadaşım Kerem Kırca. Yaz akşamları, Kerem'le Emre sahilde gitar çalarlardı, biz de söylerdik. Biz şarkı söylemeye devam etmediysek (neyse ki) de Kerem müzik yapmaya devam etmiş. Güzel de yapmış. Ben beğendim, umarım siz de beğenirsiniz.

http://youtube.com/watch?v=uVslhKq5B4k
http://www.flamencobosforo.com/

25.9.07

La mujer está bailando!


Ben her bahar aşık olurum.. yok böyle değil.. ben her bahar aktivitelerimi gözden geçiriyorum. İklim değişikliğine göre bazı aktivitelerimi rafa kaldırıyorum. Bazılarını da raftan alıp devreye sokuyorum. Bir nevi bahar temizliği.

Bu baharın değerlendirmesini de yaptım. Mesela kışın tenis oynayacak yer bulmak zorlaşıyor. İki kıştır oynadımsa da bu sene canım istemiyor. Tabii bunda, tenise son motorla gidişimde deli gibi ıslanmamın etkisi büyük. Tenis rafa kalktı.

Yaz akşamlarının güzel havasında başımın üstü açık olsun istiyorum. Evde veya işte değilsem eğer, başımın üstünde sadece ağaçlar olabilir. Ama güzel havalar son demlerinde olduğuna göre salsa öğrenme çabalarıma devam edebilirim.

İki hafta önce caz dans diye birşey keşfettim. 1.5 saatlik dersin 40 dakikasında esneme hareketleri yaptırıyorlarmış. Bu çok cazip geldi. Gitgide esnekliğini yitiren vücudumu silkelemek aklımda olan bir şeydi. Ama son zamanlarda kendi kendime muhalefet geliştirdiğim bir konu var ki (bunu fotoğraf makinası konusunda da yazmıştım) caz dans için kursa gitmemin önünde engel. Konu şu: “Her aklıma gelen aktivite için kursa gitmekten vazgeçmeliyim”. Esnemek istiyorsam, bunun için niye kursa gidiyorum ki! Bunu evde kendi kendime de yapabilirim. Hatta bu konu hayatımda yeme içme düzeni gibi yer etmesi gereken bir şey. Bir yıl esneyip, kursu bırakınca esnekliğim gidecekse saçma birşey yapmış olurum. Hımmm. Caz dans fikri rafa kalkmaktan öte, kapı önüne konmuştur. Evde spor yapma konusunun üzerine gitme kararı alındı. Omuz ağrılarıma da iyi gelir belki.

Bu başlıkta nereden çıktı diyenlere.. Evde kendi kendime İspanyolca çalışmaya başladım. Geçen hafta çok ateşliydim. Yatıp kalkıp CD’yi PC’ye takıp çalışıyordum. Ama zaten bütün gününü masa geçiren biri olarak, bu eğitim aktivitesiyle omuz ağrılarım arttı. Tempom yavaşladı bu nedenle. Şakır şakır İngilizce konuşmak için çırpınmak varken İspanyolca da nereden çıktı? İşte şuradan: Hem dünyada en çok konuşulan dil olması, hem de aklımdaki araba kiralanarak yapılacak 1 haftalık İspanyolca tatilinde işe yarayacağını ummak. Evde bulduğum bir CD’den çalışıyorum. Biraz garip bir sistemi var. Henüz ben demeyi öğrenemedim. Bu nedenle ancak “kadın dans ediyor” şeklinde başlık atabildim yazıya. Belki de yanlış yoldayım :)

Aktivitelerle birlikte, kabaca önümüzdeki tatilleri de düşünerek tatil planımı da yapmaya çalışırım. Her yıl için kendime 1 tane büyük (1 haftalık) yurtdışı tatili kotası belirledim. Ama 2008’de nereye gitmek istediğime henüz karar veremediğim için bu konuda bir gelişme yok. Önerilere açığım.


Sonuç olarak kış, salsa ve ispanyolca ile geçecek görünüyor. Tenis, fırsat bulunur da hava güzel olursa arkadaşlarla oynanarak idare edilecek. Evde esneme hareketlerine başlanacak. Fotoğraf konusunda ağır tempolu çabalara devam. Gitmeyi aklımdan geçirdiğim yerlerle ilgili okumalar yapılacak, yerler belirlenecek. Ne de olda tatil bakımından 2008 süper bir yıl!

12.9.07

Teyze oldum

Oya ve LaraDün Sade'yle Barış'ın kızları Lara doğdu. Lara'ya bir blog sitesi açtım ve fotoğraflarını yerleştirdim. Bir de hoşgeldin yazısı yazdım. Şu anda Lara'nın 2 mail adresi var. Bir blog sitesinden ikincisine taşınalı 2 saat oluyor. Ve Lara doğalı 24 saat olmadı. Hala memeye tutunmakta zorlanıyor. Belki yıllar geçecek ve Lara ona açtığım blog sitesini devam ettiriyor olacak. İşte Lara'nın blogu: Lara Turan

Bu arada doğan ve doğmak üzere olan öyle çok bebek var ki çevremde:
- Melis'le Deniz'in oğlu Dağhan
- Ömür'le Evrim'in oğlu Yankı
- Sade'yle Barış'ın kızı Lara
- Özlem'le Tonguç'un oğlu Poyraz
- Filiz'le Özgür'ün oğlu Aras
- Gamze'yle Mehmet'in oğlu
- Aynur'la Ahmet'in kızı yolda
- Sinem'le Erhan'ın oğlu yolda
- Koray'la Aylin'in bebeği yolda
- Barış'la Burcu'nun kızı yolda
- Feyza'yla Tolga'nın bebeği yolda
bilmiyorum hatırlamadığım kaldı mı.. 2007 bereketli yılmış.

27.8.07

Yanıkdere yürüyüşü

Gezievi'yle gittik Yanıkdere'ye. Aslında hedef Maşukiye taraflarındaki Kurtköy deresi idi. Fakat alınan istihbaratlar, bu derenin suyunun çok azaldığı yönünde olunca rota değiştirildi.

Yelizle Oya Yanıkdere'deÇok farklı bir dere yürüşüyüşü değildi. Lüzumsuz uzatmayayım. Gidiş dere içinden, dönüş patikadan oldu. İkisi de ayrı ayrı güzeldi. Öğlen yemeği için duracağımız yere gelene kadar gerçekten yorulduk. Mola yerinde hemen 2 ateş yakıldı. Kolalar dereye soğumaya bırakıldı. Bir ateşte etler, sucuklar; diğerinde soğanlar pişirildi, ekmekler ısıtıldı. Biraz da grup psikolojisinden sanırım yemek çok güzel geldi. Üstüne de helvamız vardı. Onu da ateşte alüminyum folya içinde eritip yedik. Bu yürüyüşlerin gediklileri pek keyifçi oluyor ve mutlaka bir iki trikleri oluyor bu işlerde. Bu folyo işini de onlardan birinden öğrendim.

Yol boyunca da bulduğumuz tüm böğürtlenlere saldırdık. Pek yürünen bir rota değildi, dolayısıyla böğürtlenler arasında dut boyutuna varanlar vardı ki, müthiştiler.

Doğası çok güzeldi Yanıkdere'nin. Ama rehberimizin dediğine göre derenin suyu yarı yarıya azamış. Evde tv karşısında pineklemektense derede yürüyüş yapmak, bir mücadele içinde olmak, yeni insanlarla tanışmak çok iyi fikirmiş.

Fatih'te Sur Ocakbaşı

Bu site gitgide yeme içme sitesine dönmeye başladı. Yapacak bir şey yok, seviyorum yemeyi. Bir de gazetelerin pazar eklerini çok seviyorum.

Bu eklerde de en çok ropörtajları, orjinal yemek tariflerini, gezi yazılarını ve kafe ve restoranlarla ilgili tanıtım yazılarını okumayı seviyorum.

PeçetelikGeçen pazar Milliyet'in pazar ekinde
Vedat Milor, Sur Ocakbaşı'nı tanıtmış. Hemen ilgilendim. Fatih'te, Kadınlar Pazarı'nın oradaki Sur'un gidilebilitesi yüksek bir yer olduğu kesindi ne de olsa. Milor pek keyif almış buradan. 5 yıldız üzerinden 4 yıldız vermiş. Tatlısını, saç kavurmasını, çiğ köftesini ve ayranını tavsiye etmiş. İlk fırsatta da büryan kebabını yemeye gelecekmiş. Sur'un sahibi Ali Ustanın geçmişinde çobanlık varmış ve bu nedenle etten ve kesimden de anladığını yazmış. Michelin yıldızı sahibi sayılı şeflerin et kesiminden anlamadığını belirtmiş. Bu gerçekten gerekli midir acaba? Sanırım değil ki bu adamlar bu yıldızları almayı başarmışlar.

19 Ağustosta okudum, 25 Ağustosta da gittim Sur'a. Telefonda tarifini aldım önce. İnanmak istemedim Zeyrekhane'ye giden yol üzerinde olduğuna. Buradan daha önce 2 kez geçmiş olduğuma ama öyleymiş.

Tesetturlu okul çantalarıİtiraf ediyorum bu yazıya Sur'a gitmeden önce başladım, gittikten sonra revize ediyorum. Ayranı gerçekten çok güzel, iyi bir süzme yoğurttan yapılmış.Yeliz'le gittik; ikimiz de hem fikiriz; ne büryan kebabında ne de çiğ köftesinde hayır var. Bana kalırsa Ankara'da yediğim oltu kebabıyla büryan kebabı aynı aileden ve kesinlikle oltu kebabı daha güzel. İşte bu da oltu kebabını yiyeceğiniz adres: Sadık Usta'nın meşhur Oltu Kebapçısı, 324 35 68, Ankara Kalesi'nin dibi. Aslında haksızlık etmemeliyim heralde. Bence bunlar aynı kebaplardı ve sadece etleri farklıydı. Oltu kebapçısının seçimi ise daha güzeldi. Eminim büryanı da daha güzel etten yapan yerler bumak mümkündür. Tatlısı güzeldi, o da dondurmalı irmik helvası işte. Bence peşinde koşmaya değmez. Gene de bir de ben deneyeyim diyenlere Sur'un telefonu: 0212 533 80 88

Fatih Camii Fatih Camii
Yeliz'le Fatih'te dolandık, Sur'dan başladık ana caddesinde yol aldık. Fatih Camii gezmeye değer. Gördük ki övülen tekstil dükkanları da çok farklı değilmiş. Büktük boynumuzu Eminönü'ne yol aldık. Olmadı burda da doyamadık, hevesimizi alamadık. Son Çarşamba'daki İran hissiyatı şokundan sonra, aslında şu Fatih'i sevmek için çaba gösteriyorum. Ama olmuyor. Gene de bir şans daha vereceğim Fatih'e.

Galata Köprüsü'nün altındaki barlardan birine oturduk. Aksi bir garsonları vardı. Ona rağmen baya bir oturduk orada. Sohbetimize doyum olmadı, günümüzü güzelleştirdi. Ama Yeliz yoruldu, bense biraya doydum. Evlerimize dağıldık.
Galata Köprisünde bira keyfi, ön masadakiler
Yarın ne zamandır istediğim bir şey yapacağız Yeliz'le. Kurtköy deresi yürüyüşüne gideceğiz Gezievi ile. Saçma belki ama aklımda sülük ve kene korkusu var. Kene korkumu Yeliz'le Hüma anlar. Geçen gece rüyama bile girdi. Bir daha ki yazıda trekking maceraları..

Not:
Gene Hürriyet'in pazar ekinde Arman Kırım 2 hafta arka arkaya cheese cake tarifleri verdi. Ben denemek istiyorum. İlgilenene
1- Peynir keki yapmanın incelikleri
2- Peynir keki ufkunuzu genişletin

23.8.07

Sosyete Kasabı

Geçende nerede okudum bilmiyorum, sosyete kasabıyla ilgili bir haber okudum. Babadan kasap olan Emre Mermer, ODTÜ'yü bitirdikten sonra kasap işini devam ettirmeye karar vermiş. Cinli ODTÜ'lü ya, benim de bundan dolayı içinde ODTÜ geçen herşeye algıda seçiciliğim arttı. Bir yandan yeme içmeyle ilgili haberler okuyup kenara not etme hevesimi de eklersek, hızla yazının devamını okudum.

Bu kasabın adı
Dükkan. Dükkan, Küçük Armutlu'da. Papermoon, Hilton Oteli, Ulus29, Cahide gibi sosyetik restoranlara et veriyorlarmış. Etleri bir yöntemle kurutup dinlendirip iyice lezzetlendiriyorlamış. Sonra Dükkan'ın bir köşesine ızgara atıp kasap-restorana çevirmişler dükkanı. Dolup taşıyormuş.
Dükkan
Yelizcim sağolsun, haftasonu araba verdi altımda. Uzun zamandır arabasızlık nedeniyle haftasonu Boğaz'da kahvaltı yapmak, Yeşilköy'de yürüyüş yapmak gibi zevklerimden mahrum kalmıştım. Hem Cinli'yi gezdirmek, hem de heveslerimi gidermek derken cumartesi sabahı kendimizi kahvaltı etmek için Yeniköy'e attık. Dönüşe geçtiğimizde Cinli acıkmaya başlamıştı bile. Aklına Dükkan geldi. Fakat her zamanki gibi aldığım notlar yanımda değildi. Ve gene her zamanki gibi cin fikirli ben, K. Armutlu sapağına gelince arabayı kenara çektim, cep telefonumdan google'a bağlandım ve "sosyete kasabı küçük armutlu" kelimeleriyle arama yaptım. Dükkan'ın telefon ve adres bilgileri önümdeydi. Cinli'den güzel fikir, benden de pratik fikir çıkmıştı. Voltran'ı oluşturduk dedik gururla :)

Kolayca bulduk adresi. İçerisi gerçekten tıklım tıkıştı ve klasik bir kasap dükkanından kesin farklıydı. Oturmak için beklememiz gerekti, beklerken kapının önünde durup kalkan 4X4lerden Dükkan'ın "kalın" bir yer olduğunu anladık. Sonunda bir köşe kapıp da sıra sipariş vermeye gelince, Defne Hn geldi yanımıza ve bilmediğimiz-anlamadığız bir hayli şey anlattı. Beni kontrfile sipariş etmeye ikna etti, Cinli'ye ise T-bone getirdi. Ellerindeki Arjantin ve Sicilya şaraplarından da birer kadeh istedik.

Dükkanİlk iki-üç lokmanın keyfini anlatamam. Yaklaşık 3 cm kalınlığında, ateşi uzaktan görmüş ve her biri en az yarım kilo olan bu etler aslında pek de Cinli'ye göre değildi ki o da zevkle yedi. Benim ki biraz sertti, t-bone kesinlikle daha güzeldi. ama ben de her ikisinden de olabildiğince yedim. Kalanı da paket yaptırdık. Kalan bile en az 300 gr. vardı.

Vee işte beklenilen bilgiyi veriyorum, hesap bir hayli tuzluydu: 118 ytl. Önden bize sormadan getirdikleri elmalı sosis (bence daha çok anasonlu demek mümkün) ve dana bacon'ı da hesaba yazmışlardı ki bence sormadan getirilen herşey ikramdır. Ama keyifliydim ve arıza çıkarmamayı tercih ettim. Ama bu fiyata o etleri sattıkları restoranlardan birine gidip uzun uzun oturarak yemek yemek bence çok daha mantıklı.

Gidip de orada yemek pek akıllıca değil ama aynı zamanda kasap hizmetlerine devam ediyorlar ve elbetteki bir kasap olarak da pahallılar. Ama bu kadar güzel işlenmiş et almanın mümkün olmadığı bu ülkede hoş görülebilir. (Bu kadar fakirliğin olduğu bu ülkede bunları yazarken biraz utandığımı belirtmek isterim doğrusu) Etlerin kilosu 30 ytl civarı. Yolu K.Armutlu'dan geçenlere (bu ne kadar mümkünse!) kasaplarını tavsiye ettiğimi, ilk fırsatta bunu kendimin de yapacağını belirtmek isterim.

Not: Belki cepten googlelamak artık cin fikirliliğe girmiyordur ama ben hala öyle hissediyorum :)

14.8.07

Er kişinin işi zor!

Bugün bir güzellik yapıp yeni işe başlayan Cinli'ye çiçek göndereyim dedim. Aynur'a sordum, ne güzel olur dedi.

Ama hata etmişim, bir er kişiye sormalıymışım. Abime söyledim, çiçek gönderdim, diye. Uzun süre şakacı mıyım, ciddi miyim inanamadı. Er kişiye çiçek gönderilmez, ömür boyu iz bırakacak yaralar açar, dedi. Çevremdeki er kişilere de sordum. Ben sevinirim diyen çıkmadı.

Bu süre içinde ter bastı, kalp atışlarımın sayısı arttı. Abim bombardımana devam etti. İptal koşullarını gönderdi; geç kalma, hata yapma, yapacaksan da 1-2 gün ortalarda dolanma gibi devam etti. Baskılara dayanamayıp Cinli'yi aradım. Evet, iptal etmem gerekiyormuş.

Ah bu er kişilerin hayatı ne zor, hediye gelen çiçeği alacak cesaretleri yok.

9.8.07

Bu kıskançlıkla nereye kadar!

Bu bloga başlarken önce portakal ağacını görmüştüm ve o kıskançlıkla yola çıkmıştım. İçeriğin benimle ilgisi yoktu. Sevimli grafikler, yazma dili ve çok alakalı olmasa da şu içimden silip atamadığım günlük ve benzeri birşeyleri yazma tutkusu... derken sudabalıka başladım.

Bu geçen zamanda pek güzel yazıyorsun, zevkle okuyoruz diyenler arttıkça ben de pek keyiflendim, yazmaya devam ettim. Ama tabi olay günlük benzeri birşey olmaktan da baya bir uzaklaştı.

Cinli geçenlerde bana bir blog linki yolladı. Anca fırsat buldum da baktım. Baktıkça da imrendim. Peki tamam, kıskandım. Hafiye pek güzel yazmış. Hem yazı dili güzel, hem de yazdıklarının çeşitliliği. İşte bu gazla bunları yazıyorum. Daha günlük gibi yazsam ben de... Başıma olmadık belalar açar mıyım?! O, pek rahat arkadaşlarından bahsetmiş, onlarla konuşmalarını yazıvermiş. Ben bunları yazsam 10 kez düşünüp, 1000 kez daralmaz mıyım, canlarını sıkacak birşeyler yazmış mıyımdır diye. Hımm... bilmiyorum.. ama artık bu nehir aynı şekilde akmaz, bunu bilirim.

2. Sörf Deneyimi

5 günlük İzmir tatilinin ortasına 1 günlük Alaçatı ziyareti sıkıştırdım.

Rüzgar tam kıvamındaydı. Çok kalabalıktı eğitim yapılan alan. Eğitim boyunca kısa bir süre 3.2, geri kalanında 2.5 metre karelik yelkenle sörf yapmıştım. Bu sefer en başından 4lük bir yelken ve büyük değil, orta boy bir sörf tahtasıyla sörf yaptım.

Gitmek istediğim yerlere gidebildim. Hatta bir iki asortik dönüş bile denedim ama malesef hepsi fiyasko ile sonuçlandı.

Dönüşte de Alaçatıya uğrayıp çayımı da içtim. Seviyorum işte Alaçatı'yı.

24.7.07

Balık mıdır, maymun mudur?

Bu balığın hevesleri bitmez! Biri biter, bir başkası başlar. O ne yapsın, keşfedilecek daha çok yeni yeni denizler, yeni denizlerde başka başka balıklar, bitki örtüleri, deniz canlıları vardır. Bu balık bunların olabildiğince hepsini görüp hepsiyle tanışmak ister. Yetmez bir de bunları belgelemek ister.

Emektar Kodak DX4530Şimdiye kadar geçen zamanda da belgeledi kendince. Bir fotoğraf makinası vardı, Kodak DX4530. Berlin gezisinde bilmem kaçıncı kez düşürdü onu, en sonunda pil kapağını zedeledi. Nepal gezisinde çok çekti bu yüzden. Bir de baktı ki pek eski kalmış makinası artık. Dahası Nihani Bey'in makinasına, fotoğraf çekme zevkine imrendi. Hele de çektiği fotoğrafları görünce ben bu işe bir el atayım artık demeden edemedi. Diyorum ya, balık mıdır, maymun mudur belli değil. Balıksa da maymun iştahlı olduğu kesin.

Canon S5ISBir iki soruşturdu. Çok sürmedi, yeni bir fotoğraf makinası aldı kendince: Canon S5IS. Göreceğiz bakalım ne kadar bu hevesinin takipçisi olabilecek, ne kadar güzel fotoğraflar çekebilecek. Ne de olsa çektiği fotoğrafları buraya koyacak, biz de göreceğiz.

3.7.07

Rüzgara yelken açtım

Yok, bilemediniz, teknede değildim bu sefer. Gene yeni bir şeyin tadına baktım, rüzgar sörfünün.

Geçen hafta, haftasonları dahil 10 günlük tatil yaptım. Bunun 5 günü Alaçatı'daydım. Tek başıma.
2007 hedefleri arasında birkaç hedef vardı: Kayak, Nepal gezisi ve sörf. Küresel ısınma kayak konusunda beni caydırdı. Ya da bu bahaneyi bulabildim. Neyse... Nepal'e gittim. Sörfü de yaptım işte sonunda.

Malesef benim hayallerime kışın dahil olanlar, yazın vakit gelince dahil olamadılar. Ama ben gene de yılmadım, tek başıma da olsa Alaçatı'nın yolunu tuttum.

Önden otelimi ayarladım. Ilıca'da İleri Otel'de kaldım. Güzel deniz manzaralı, ilçe merkezinde bir 2-3 yıldızlı otel. Çarşamba günü öğlene doğru vardım otele. Mis! Ve fakat işte geçen haftanın en zehir sıcağının yaşandığı gün idi. Eşyaları atıp kumrucu Hüseyin'de aldım soluğu. Kumrumu beklerken boncuk boncuk ter döktüm. Hızla yemeği yiyip otele döndüğümde sıcaktan başım dönüyordu. Sörf okulu için bir telefon görüşmesi yaptım. Bugün pek rüzgar yok istersen dinlen dediler. Ne hüsran! Alaçatı'da bile rüzgar yok! Sıcaktan uyudum mu bayıldım mı bilemiyorum. Gene de öğleden sonra kalkar kalkmaz soluğu sörf okullarının bulunduğu koyda aldım.

Bir iki yere sorduktan sonra Alaçatı Sörf Okulu'nda karar kıldım. Genel olarak söylenen fiyat aynı, 10 saati 300 YTL. Ama pazarlık payı var. Okulumdan genel olarak memnun kaldım. Alaçatı Beach Resort'un içinde. Alaçatı Babylon'da bu komplekste. Böylece otelin havuzundan, plajından ve Babylon etkinliklerinden ücretsiz olarak yararlanabildim. Ve hatta son cumartesi gecemi dolunay eşliğinde Babylon'da Candan Erçetin konseri dinleyerek pek keyifli geçirdim. Otelin içindeki Otto restoranının pizzaları çok güzel, manzarası da.
Koyun yukarıdan görünüşü
Neyse, gelelim sörf olayına. İlk iki gün inanılmaz az rüzgar vardı. Bunu şanssızlık olarak değerlendirmiştim başta. Ama sanırım değilmiş. 2 bayan arkadaşla birlikte 3 kişi ders aldık. O, bugün dinlen istersen, denilen günde hemen derslere başladık. Hemen 2. gün koca koyu bir uçtan diğer uca 2 kez gittik geldik. Vay be olacak bu iş, dedim kendi kendime.

3. gün rüzgar kendini göstermeye başladı. Bir boy büyüttüğüm yelkenimi tekrar küçülttüm. Herkes (tüm acemiler) rüzgar altına doğru sürüklenirken, ben bir türlü rüzgar altına yol alamıyordum. Bunun nasıl olduğunu hala çözemedim. Gücümün çok zorlandığını hissettim. Bir ara nereden girdim bu işe, ne maymun iştahlıyım sorgulamalarına başladım. Baktım olacak gibi değil dinlendim. Akşamüstü tekrar bindim boardun üzerine. Rüzgar biraz daha sakinleşmişti. İyi oldu. Yelkene rüzgarı nasıl dolduracağımı biraz daha anladım. Daha güzel seyirler yaptım. Rüzgar arttıkça benim kendi kendime konuşmalarım arttı, hadi kızım, dayan, topla popoyu, düşmeyeceksin hadi.. Böyle sayıklarken birinde tam dönüşü yaptım, yelkeni toparladım bir balık hemen önümde suyun üstünde zıpladı. Ah o ne güzellikti.. suda zıplayan balık :)

4. gün rüzgar daha da artmıştı. Bu arada ders almaya niyetlenen ve sörfçüleri izlemeye karar veren, o gün tanıştığım Özgür'ün eline fotoğraf makinamı tutuşturdum ve böylece ilk ve tek sörf yapan Oya fotoğraflarım çekilmiş oldu. Sağolsun. Bir-iki çırpındım. Rüzgar altına yol alamama sorunum devam ediyordu. Hocam Selami baktı olacak gibi değil bana karada ders verdi. Sorun bir türlü popomu toparlayamamdan kaynaklanıyormuş. Düz tutmam gerekiyor yani vücudumu. Bunu biliyordum aslında. Gene de bu ara ders işe yaradı. Tekrar çıktığımda boarda çok daha iyiydim. Sonraki 2 saat baya başarılıydım. Arada şarkı bile mırıldanmaya başladım. O rüzgarlarda daha önce cesaret edebildiğim yerlerden biraz daha uzağa gidebildim, çok daha iyi seyirler ve dönüşler yaptım. O gün bir daha sörf yapamadım malesef. Rüzgar gitgide şiddetlendi. Benim gözüm yemedi. Yediğindeyse Selami otur sen dedi bana.

5. günse ders iptal oldu. 7 knot şiddetinde rüzgar vardı çünkü. Alaçatı tatilimi planladığımdan daha erken tamamlamak zorunda kaldım. Ellerim çok acıdı. Birkaç parmağımın derileri yüzüldü. 4. gün yelkene gücüm yetiyordu fakat, parmaklarımın acısı bumbayı (yelkeni yatay kesen tutamaç) istediğim şekilde kavramamı engelliyordu.

Bu arada bol bol düştüm boardun üzerinden tabi. 5-6 çiziğim var. Bir kere de boardu çekerken, arkada suyun içindeki kuyruğu (fin, galiba bir adı da yüzgeç) parmaklarımın arasına sapladım. Farkına varmadan kavruldum. Bir tüp Bepanthene kremini bitirdim. Bir gün şu kolu ve bacağı yarım kapalı elbiselerle sörf yaptım, bir gün de şortla. Ama diyebilirim ki, hala tek parçayım.

Güzel miydi.. evet, güzeldi. Gene yapacak mıyım.. evet, zaten 2 saatlik alacağım kaldı. Artık her Ürkmez'e yazlığa gidişimde günübirlik kaçamak yapıp sörf yapacağım. Zor mu.. evet gerçekten zor. Başı, beli bir yerleri sakatlamak mümkün. Ama bana kalırsa araba sürmekten tehlikeli değil. Denizi sevenlere, sınırlarını zorlamayı sevenlere sörfü tavsiye ederim.

Son bir şey. Alaçatı'yı gene sevdim. Kesinlikle Türkiye'nin bir kasabası gibi değil. Bir kasaba olduğu gibi böyle güzel mi restore edilir.

2 dipnot eklemek isterim:

Dipnot 1: Fotoğrafta da görülüyor, rengin koyulaştığı bir hat var. Oraya kadar derinlik 1-1,5 metre. Oradan sonra birden orası 30 metre derinliğe çıkıyormuş. 1700lerde Çeşme'de deprem olmuş. Ve o hat fay hattıymış. Taa Yunanistan'a kadar devam ediyormuş. Celal Bayar Ün. İnşaat Fakültesinde öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Celal Kozanoğlu'ndan öğrendim bunu. İlginç değil mi?!

Dipnot2: Sörf merkezi, etrafta dolanan insanlarıyla Kaliforniya gibi (Filmlerden gördüğüm kadarıyla tabi).

25.5.07

Gitmek

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.
"Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel.

Yazarı kesin değil malesef. Can Dündar ya da Can Yücel.

20.5.07

Nepal'e dair kalan notlar

Birinci yazıyı yazdıktan sonra, oturup da ikinciyi yazmak zor. Küba için de ummuşum ama yazamamışım.

En genel konuyla başlıyayım. Neler yedim içtim.. Her sabah yumurta yedim. Omlet ya da haşlanmış olarak. Hatta Nepal'de yediğim ilk şey de omlet. Yumurta yemeyenin Nepal'de işi zor. Kahvaltılar yumurta ve zencefilli soğanlı haşlanmış patatesten ibaret desem yeridir. Hayatımda yemediğim kadar çok yumurta yedim Nepal'de. Bufalo eti yedim bir kaç yerde. İlki lastik gibiydi, Baktapur'daki. Yılmadım gene yedim, çok iyi olanlar da çıktı. Kutsal olduğundan dana eti bulmak kolay değil, ama gene de turistlere var. Tavuk yemekleri fena değildi. Pokhara'daki pizza, lazanya, Chitwan'daki sebzeburger gayet başarılıydı. Yemeklerde genel olarak inanılmaz miktarda zencefil ve/veya sarımsak vardı. Ben öyle kolay kolay iğrenmem ama bir ara zencefilden fena halde gına geldi. Sanırım bunda Katmandu'da kaldığımız otel odamıza girişteki yoğun koku da etkili olmuştur. Zencefil nedeniyle yemeden içmeden kesilen oldu. Turumuzun sonunda zehirlenen oldu. (Doktor su nedeniyle olabileceğini söylemiş ki sözkonusu şişe sudur.) Öğünlerini patates kızartmalarıyla geçirenler oldu. Ben her zamanki gibi hiç aç kalmadım. Ne bulduysam yedim. Hatta kilo bile aldım.

Şarap üretimi yok. Bu nedenle şaraplar İspanya ve İtalya'dan ithalmiş. İçtiğim tüm şaraplar başarılıydı. En yaygın içkiyse Everest marka biraydı. Yerel içkileri rakşiyi (bunun yazılışını ve hatta adını bile uydurmuş olabilirim.) ise sadece Katmandu'daki Nepal gecesinde içtik. Konyak gibi geldi bana tadı, boğazyakangillerden. Bizim poşet çaydan içmek için black tea demek lazım. Aksi halde Nepal çayı geliyor. Sütlü ve şekerli çay, Nepal çayı oluyor. Sokaklarda yaygın olarak gazoz satılıyor. Bildiğimiz Fanta, kola şişelerine kendi yaptıkları gazozları doldurmuşlar. Arkadaşlardan birinin bakkaldan aldığı Coca-Cola'nın kapağı Fanta çıktı. Çeşme suyunun içilmesi kesinlikle tavsiye edilmediğinden alınan kolaya da dikkat etmek gerekiyor.

Trafik ters işliyor Nepal'de. Bir dönem İngilizler'in sömürgesi imişler. Ve hatta Hindistan-İngiltere mücadelesinde Hindistan'a destek verdikleri için İngiltere 150 yıl kadar (1950 civarlarına kadar) Neplalliler'e yurt dışına çıkış yasağı getirmiş.

Nepal'de inanç dağılımı şöyle: %90 Hindu, %9 Budist, %1 diğer. Velhasılı hiç cami görmedim. "Vay müslümansınız, o zaman size çok iyi bir fiyat vereceğim" cümlesini duyanlar çok daha yüksek rakamlarla karşılaştıklarını söylediler.

Yeme içmeden sonra seyahatteki en önemli konulardan biri de hediyelik eşyalardır. Nepal bu konuda cennet. Bir kere Türkiye'ye göre çok ucuz. Biblolar, ahşap işçilikleri, Thankalar (pirinç kağıdı üzerine boyamalar), dağcılık malzemeleri, kıyafetler... Bunların pek çoğunu Türkiye'de bulmak mümkün, sadece daha pahallılar.

Havaalanlarında hiç bir dijital aygıt yok. Çok ilkel. Sigara içiliyor, köpekler rahatlıkla dolanıyor, bilgisayar yok, bavullar tek tek açılıp bakılıyor...

Maocular yakın zamana kadar sıcak mücadele içindelermiş. Şimdiyse iktidar ortağılar. Bu konuda garip bir hikaye var. Ülke yakın zamana kadar kutsal da kabul edilen ve çok sevilen kral tarafından yönetiliyor. Fakat oğullarından biri, bir gün kralı ve diğer tüm kardeşlerini öldürdükten sonra intihar ediyor ve aileden başa geçebilecek kimse kalmıyor. Halk günlerce sokakta yatıyor. Çok sevdiğimiz kralımız ölmedi, geri gelecek diyorlar. Çin'in Hindistan'dan öne çıkarak Nepal üzerinde etkili olma çabası var. İşte bu aralar Maocular faaliyetlerini artırıyorlar. Hatta başkent Katmandu'yu kuşatacak kadar güçleniyorlar. Yerel rehberimiz Samir anlattı bunları. Okuyup araştırıp en doğru bilgileri burada aktarıyor değilim. Samir Maocuları sevmiyor, açıkca belli. Ama sevenleri, Che şapkasıyla dolananları da gördük.

Fotoğraflar fikir veriyordur. Nepal halkı fakir. Yeme içme alışkanlıkları, temizlik alışkanlıkları bizim için pek dayanılır gibi değil. Kadınları erkeklere göre çok daha bakımlı. Genel olarak kısa boylular. Hintlilerle Çinliler arasındalar, kısa boylu, biraz çekik gözlü ve karalar. Bizdeki kadar olmasa da onlarda da reklam tabelaları yaygın. Özellikle Pepsi reklamı hepimizin dikkatini çekti. Pepsi şişesine uzanan bir kadın. Çok pişmanım bir fotoğrafını çekmediğim için. Bir de ünlü sigaraları var: Surya. Aslında en yaygın olan ve beni en çok düşündüren Surya'nın reklam tabelalarıydı. Yatlar, iş adamı tiplemeleri, golf oynayanlar... Esinlen, de sloganlarıydı. Bu insanlara ne ifade ediyor olmalı diye düşündüm. Çok çok ilgisizdi, o tabelalar asılı oldukları yerlerle. Şimdi düşünüyorum da bu bizim ülkemiz için de geçerli.

Onca yüksek ülkedeyiz, etrafımızda deli ışıklanmış şehirler yok, yıldızları görürüz diye umdum. Malesef yağmur bulutları hep pusudaydı ve umduğum kadar yıldız göremedim.

Bu yazıyı nasıl bitireceğimi, nasıl bağlayacağımı bilemedim. Hala da atladığım konular vardır sanırım. Ama artık böyle bitsin...

7.5.07

En nihayetinde gittim Nepal'e

Kaç yıldır gittim gidicem, Maocu gerilların Katmandu'yu kuşatmasıydı, Katmandu'da camilerin basılmasıydı, gidecek arkadaş bulamıyorum derken gittim sonunda.

Yeliz'le birlikte bir tura katıldık. Ama tur şirketiyle değil. Melih Eriş ve Hüma Tunç'un rehberliği ve organizatörlüğünde (
www.fotogezgin.com) döküldük yollara. Ortalama bir tur şirketiyle gitmeye göre 400€ kadar daha ucuza geldi. Yedim içtim, yoldu vergiydi, duty free alışverişi derken 1500 Euroluk bir bütçe ile 20-29 Nisan arasında, uçuşlarla birlikte Nepal sokaklarının tozunu attırdım. Tur ekimiz 23 kişiydi. Hüma ve Melih'e ek bir de yerel rehberimiz Samir vardı. Tur ekibinin çoğu (15i) Ankara'lıydı.

Öğlen saatlerinde, İstanbul Atatürk Havalimanı'nda biraraya geldik. Oradan Gulf Air ile Bahreyn üzerinden aktarmalı olarak başkent Katmandu'ya sabah erken saatlerde vardık. Daha havaalanında eğlence başladı. Sigara içilen, köpeklerin dolandığı bir havaalanı. Hiç bir dijital alet yok. Paramızı ödeyip, kapıdan aldık vizeyi. Bavullarımızı aldığımız yer curcunaydı. Ekip toplansın diye beklerken, dışarıda yolcu kapmaya çalışanların itiş kakışlarını seyrettik. Bir yandan da kalbimizin çarpıntısı arttı. Geldik işte, hadi bakalım nasıl bir yermiş merakı bastı.

Bindik tur midibüsümüze (oranın standartlarının baya bir üzerinde Tata marka midibüs). İlk güzelliği bize Samir yaptı. Çiçekten kolyelerimizi taktı boynumuza tek tek. Bu çiçekleri daha sonra tapınak civarlarında da çok gördük.
Otele yerleştik. Baştan söyleyeyim kaldığımız hiç bir otel Türkiye'nin yıldızlı otelleriyle karşılaştırılmaz. Basit oteller, sıcak suyu var, böcekler cirit atmıyor, asansörleri yok.
Katmandu
Katmandu günlerinde Hindu ve Budist tapınaklarını gezdik. Bir gün de Baktapur'a gittik. Burade da bol bol tapınak gezdik. Doğrusu ya yıllardır gidemediğim için sanırım çok daha büyük bir beklenti oluşturmuşum kafamda. Büyülü bir masal alemine dalmayı bekliyordum. Klasiktir beklenti ne kadar büyükse, yaşanan bu beklentiyi o kadar karşılayamaz. Doğrusu ya, ben de felsefi derinlikleri pek de olmayan biri olarak Efes'i gezer gibi gezdim başta. Ama tabi Efes'le karşılaştırmak saçma olur. İnsanlar orada kendi inançlarını, düzenlerini yaşamaya devam ediyorlar. Çok geride kalan birşey değil gezilen. Swayambunath Tapınağı'nda maymunlar her tarafta. Elimizde yiyecek bir şey olmaması için uyarılıyoruz ki, kafamıza maymunlardan darbe almayalım. Alınlarında kırmızı pirinçli gönül gözleri açılmış insanlar çevremizde. Hiç görmediğimiz şekilde ibadet ediyorlar. Fakirler ve beraberinde güler yüzlüler. İşte yavaş yavaş yabancılıktan çıkıp hissetmeye başlıyorum. Onlarla birlikte çarkları döndürmeye başlıyorum. Renkli sarili kadınlara bakıyorum. Çok istiyoruz biz de Yeliz'le onlardan giymeyi. Ama olmuyor malesef, sari almayı beceremiyoruz. Swayambunath dönüşü yaşayan tanrıçalardan Kumari'yi görüyoruz. Yılda bir halkın arasına karışırmış. Bir tahtta oturuyor, halk büyük saygı gösteriyor. Kumari, makyajlı bir kız çocuğu, 10 yaşında yok. Ertesi gün Baktapur'da meydanda süslü bir araba görüyoruz. Meğer her ilin ayrı bir Kumari'si varmış. Baktapur'un Kumarisinin arabası meydanda kırılmış ve orada bırakmışlar. Üzerinde çocuklar oynuyordu.

KatmanduÖlü yakma törenlerini izliyoruz. Alta kalın kalaslar yerleştiriliyor üstüne beyaz bir kumaş, onun da üzerinde ölünün bedeni. Görebildiğim kadarıyla yüzü açık. Sevdikleri, yakınları tek tek gelip çevresinde dolaşıyorlar, ayaklarını öpüyorlar, üstüne çiçekler döküyorlar. Sonrasında yakma işlemi başlıyor. Yanık deri kokusu etrafı sarmış. Külleri nehre döküyorlar. O nehrin Ganj'a karışacağı ve küllerin oraya varacağı inancıyla. Pashapunath Tapınağı çok daha geniş bir alan. Burada belgesellerde gördüğümüz tipte insanlar var, buralarda yatıp kalkan, kendini ibadete vermiş olan. Hindu Tapınaklarının içine Hindu olmayanların girmesi yasak. Ancak çevresinde dolanabiliyoruz. Tapınaklarda ahşap işçiliği inanılmaz. Bazı tapınaklarda Tantrik figürler var. Biz de meraklı meraklı farklı pozisyonlarda sevişen farklı hayvanların ve insanların tahtaya oyulmuş figürlerine bakıyoruz. Doğrusu ya en çok onlarla ilgilenmiş de olabiliriz!

KatmanduBaktapur dönüşü yağmur nedeniyle gezemediğimiz Durbar Meydanı'nı gezmeyi hedefliyoruz. Ama nafile! İnanılmaz bir trafik var. Hele Katmandu içindeki trafik inanılmaz. İstanbul trafiğini özlüyoruz. İki şerit yollar şehrin merkezindeki Thamel'de, bir gidiş bir dönüş. Kaldırım: Hiç yok! Bol motosiklet, hurda araba, klaksiyon sesi ve ters akan trafik. İstanbul'un trafiğine laf ederken bir daha düşüneceğim bundan sonra. Hava 25-30 derece arası. Çok nem var. Muson yağmurları başladı başlayacak. Her akşamüstü 1-2 saat inanılmaz yağmur yağıyor. Nerdeyse mevsimi kaçıracakmışız.

Tatamıza atlayıp Chitwan'ın yolunu tutuyoruz. Daha önce gördüğüm teraslardan oluşan tarım alanları her taraf. Manzara çok güzel. Öyle meyilli ki Nepal'in toprakları hep teraslama yapılmış. Manzara çok güzel, tur ekibimizin de keyfi güzel. Nepal anlatımına ara verip, ekibimizden bahsetmek istiyorum. Hiç kimse yoktu ki "ah bu kişi olmasa tur çok daha iyi geçerdi" diye düşünelim. Tur bitiminde birbiriyle bir çift laf etmemiş iki kişi kalmamıştır. Ben çok yalnız ya da iki kişi olarak gezmiş biri değilim. Çoğunlukla turlarla gidiyorum tatile. Hani derler, turla değil bireysel gidersen çok daha iyi tanırsın gittiğin yerin insanlarını diye, eminim doğrudur. Ama turla her gittiğim tatilde de kendi ülkemin değişik insanlarını tanıdım. Ve bundan hep çok keyif aldım. Nepal tur ekibi de her bireyiyle ayrı bir güzellikti diyebilirim. Hepsini tanıdığıma ayrı ayrı memnun oldum, onlardan birşeyler öğrendim.
Chitwan
Chitwan'da nehir kenarında bir otelde kaldık. Kapısı antika asma kilitlerle kapatılan, banyosu orman manzaralı bir oda idi. Yıkanırken böyle güzel manzara görmemiştim daha önce. Chitwan'a vardığımızın ilk gecesi dinlendik. Dinlenirken de Serap Teyze'nin ta Nepal'e taşımayı ihmal etmediği Türk kahvesini yudumladık. Ah bir de fal bakabilseydik! Ertesi sabah erkenden kalktık ve kano turu ile aktivitemize başladık. Nehirde timsahları gördük ve mavi renkli güzel tepeli kuşları. Sonra tek sıra halinde gerilla yürüyüşü ile ormana daldık. Hayvanat aleminin herbirinden korkan Yeliz, gergedanlara en çok yaklaşan ve yüzyüze gelen ilk kişi oldu. Yerel rehberimiz durdurdu bizi hemen. Bir ay kadar önce muhatap olmuş gergedanlarla ve pek hoşlanmamış belli ki. Rehberin elinde bir sopa, biz de fotoğraf makinası. Bu arada gergedan düşmanına nasıl davranır bunu konuşuyoruz. "Önce bir boynuz darbesiyle yere düşürür ve sonra 3 tonluk ağırlığıyla üstüne çıkar. Başka bir şey yapmasına gerek kalmaz.." Annecimmm hızla hedefe varmak istiyorum. Çok cengavermişiz diye düşündüm. Rehberimiz gergedan kovalarsa büyük bir ağacın arkasına saklanmamız gerektiğini söylüyor. Ne hoş! Etrafta büyük ağaç yok. Çok uzunlar ve fakat kalın değiller! Bu gergedan denen havan boynuzu nedeniyle hangi kalınlıktaki ağaçta beni göremez acaba diye kara kara düşünürken, gergedanların çevresinde büyük bir yay çizerek fil yetiştirme çiftliğine varıyoruz. Ohh, derin bir nefes!

Elimizdeki kurabiyelerle filleri besliyoruz, seviyoruz onları. Gene de çok yaklaşmamız için uyarılıyoruz ki çantamızı, fotoğraf makinamızı kaptırmayalım. Çok güzeller, inanılmaz sevimliler. Hele de yavrular... En küçüğü bir aylık kadardı. Dünya tatlısıydı. Bir filin hortumunda 450 küsur kas varmış. Ne rakam! Fillerin tüyleri var mıdır? Yok biliriz. Yok gerçekten. Kılları da yok. Bana kalırsa dikenleri var. Bir havyanın kılları bu kadar mı sert olsun! Komikler, seyrek saçlı gibiler, ya da seyrek dikenli.

Otele dönüyoruz. Filleri nehirde yıkama aktivitesi var. İsteyen katılıyor tabi. Çok kararsızım. Herkesin aklında bir ay içinde duyduğumuz haber var, yetiştiricisini öldüren çıldırmış fil. Biraz tırsıyorum ama bu fırsat nasıl kaçar, diye düşünürken Ali Bey ve Yıldız Hanım şortlarıyla emin adım nehre ilerliyorlar. İşte bu start tabancasının ateş aldığı andır! Koşarak bikinilerimi, şortumu giyip nehre iniyorum. Bana file nasıl bineceğimi gösteriyorlar. Önce kulaklarından tutup sonra hortumuna basıp üstüne tırmanıyorum. Off çok güzel! Hortumuyla beni yıkamaya başlıyor. Çok yüksekteyim. Başını okşuyorum, seviyorum onu. Sonra benim keyfimi gören Hüma atlıyor suya. O da file tırmanmaya çalışıyor. O ne tırmanış! Önce filin gözüne basıyor, sonra geçirdiği gülme krizi nedeniyle bir süre filin kafasının üstünde vakit geçiriyor. Sonunda da tırmanıyor file, "Ben Nasrettin Hoca'nın torunuyum, file de ters binerim" diyerek. Filcağız dayanamayıp suya atıyor bizi. Elimize verdikleri taşlarla filimize kese atıyoruz, karnına başımızı koyup seviyoruz onu. Sonra da nehrin kahverengi sularında eğleniyoruz. Bu aktivite hayatım boyunca unutamayacağım güzellikteydi. Nepal turunda en çok bundan keyif aldım.

Chitwan - Fil SafariAkşamüstü ise dörder kişilik gruplar halinde fil safariye çıkıyoruz. Yola çıkmadan muzlarla besledik onları. Peşin peşin rüşvetimiz verdik. 8 Kadar gergedan, 2 geyik ve güzel kuşlar gördük fillerin üstündeyken, nehrin sularına girdik çıktık, yağmur atıştırmaya başladı, yağmurda yol aldık. Filin üstündeyken gergedanlar tehlike oluşturmuyormuş. Çok yukarıda oluyorsunuz filin üstünde ve çok sallantılı yol alınıyor. Filler dönüşte bizi otelimize kadar bıraktı. Üstüne soğuk biralarımızı açtık, Yeliz'in bir hayvanlı aktiviteyi daha başarmış olmasını kutladık. Uzakta, ormanın ardında bulutlardan boşalan yağmuru gördük. Yarım saat sonra o yağmur bizim üstümüze yağıyordu ve artık o çok yakınımızdaki aynı orman kesinlikle görünmüyordu. Ben romantizm yapıp çatıya çıkmaya heveslendim ama şiddetli muson yağmuru beni geri püskürttü.

Chitwan'daki ilk gece orada yüzyıllardır yaşayan Hindistan'daki Tar Çölü'nden gelen, Taru halkının folklör gösterilerini izledik, onlarla birlikte Taru dansı yaptık. Yılar sonra hala sıtmayı yenmiş bir halkın bireyi olmaktan gurur duyuyorlardı. Türkiye'de de sıtma şiddetini hissettirmiştir ve gene de ne kadar da geçmişte kalmıştır. Kendilerini sopalarla koruyarak yıllarca düşmanlarıyla savaşmışlar. Dedim ya, ormandaki yerel rehberimizin de elinde sopa vardı diye; her ne kadar sopayı kullanmaktaki maharetlerini gördümse de içimi rahatlamadı doğrusu.

Chitwan'dan Pokhara'ya geçtik. Dünyanın 8000 metreden yüksek 10 zirvesi varmış, bunlardan sekizi de Nepal'deymiş. Biri malum Everest. Diğerleri de Pokhara civarında. Buralar dolayısıyla dağcıların cennet mekanlarından. Çok turist var. Çoğu da hippi. Atmosfer daha garip oluyor doğrusu, bu kadar çok Nepalli ve turist bir arada. Bu Türkiye'de çok sayıda turist görmekten farklı bir görüntü.

Burada deli dağcılık malzemesi alışverişi yapıyoruz. Yağmur ara ara bastırmaya devam ediyor. 3-4 saatlik planlanlanan yürüyüşe gitmiyoruz biz, ne işimiz var bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken. Ama vazgeçmeyenler var ekibimizde. Hepsi de sağlarında sollarında sülüklerle geri dönüyorlar. Hele Hüma'dan 18 sülük çıkıyor. Neyseki Hüma akıllılık etmiş ve bu konuyu baya bir araştırmış Türkiye'deyken. Bunca bilgisi sülüklenmesinin önüne geçemediyse de, toplardamarlara kafasını sokan sülükleri, damarları parçalamaması için çekmemesi gerektiğini öğrenmiş. Kuytu köşelere kaçmayı hedefleyen sülüklerin hedeflerine varmalarını da yaptığı uyarılarla engellemiş. Sülüklerin üstüne tuz dökünce bırakıveriyorlarmış kendilerini. Ama bıraktıkları yaralar 24 saat sonrasında bile ara ara kanamaya devam ediyordu.
Pokhara - masaj ve berber salonu
Onlar sülükle mücadele ederken, biz bilardo oynadık. Ardından bisiklet kiralayıp ara sokaklara daldık, en sonunda da masörlerin ellerine bıraktık kendimizi. Mayışmaktan küçücük olmuş gözlerle çıktım masajdan.

Ertesi sabah, 7 saat civarında süreceği öngörülen, çok tırmanışlı olduğu söylenen bir yürüyüş vardı. Sülük korkusundan vazgeçmiştim. Hatta sabah gene bisiklet kiraladım ki alışveriş yapmayayım ve sokak aralarına dalayım. İyi de gidiyordu. Fakat bisitletin üstünde havaya girdim ve yürüyüşe katılmaya karar verdim. İyi ki de öyle yapmışım. Molalarla 3,5-4 saat kadar sürede zirveleri daha iyi görebileceğimiz Sarangot'a vardık. Yaklaşık 700m. yükseldik ve 10 metre yatay yol gitmeden devamlı tırmandık. Çok güzeldi. Paragliding yapanlar bile aşağımızda kaldılar. Akşam konaklayacağımız pansiyona vardığımızda, dilimiz sarkmıştı ama son bir gayret zirveye de tırmandık. 1700 metreye yakın bir Chitwan - Fil Safariyükseklikteydik ve çok yüksekte hissediyorduk kendimizi. Fakat önde daha yüksek dağlar, onların ardında daha da yüksekleri. Çok etkileyiciydi. Sabah da güneşin doğuşuna geldik buraya. Ama malesef bulutlardan pek de muhteşem bir manzaraya tanıklık edemedik. Tırmandığımız yolu, ertesi sabah aynen yürüyerek indik. 2,5 saat kadar sürdü, fakat yorgunluğu ve baldırlarımızda bıraktığı sızı, çok daha uzun.

Dönüşümüz malesef çok yorucu oldu. Önce dolmuş uçak gibi 40 civarında yolcu alan Yeti Havayolları'nın uçağıyla Katmandu'ya, oradan Umman'ın başkenti Muskat'a ve Muskat'tan da Bahreyn'e uçtuk. Sabah 2 gibi yatağa dar attık kendimizi. Ertesi sabahın köründe de Bahreyn'den İstanbul'a giden uçakla ülkemize vardık. 24 saat içinde 4 uçuş. Ankara'ya, İzmir'e gidecekler için çok üzüldüm doğrusu. Zira vardığımız gün, akşam yatana kadar başımın dönmesi hiç durmadı.

Bu yazı çok uzun oldu. Daha anlatılacak şey var aslında: Yemekler, içecekler, havaalanlar, bakkallar, sokak satıcıları.. Ama daha uzatmayayım. Umarım bir atılım daha yapar bunları da yazıya dökerim.

Turumuzun en profesyonel fotoğrafçısı Nihani Bayındır'ın çektiği fotoğraflar için tıklayın..

Tüm Nepal fotoğrafları için tıklayın..

4.4.07

devrik cümle

Bugün, sabah sabah, aklımdan ne çok devrik cümle kurduğum geçti. Bunun neyle ilgisi olabilir diye düşünüp, başladım Google'dan değişik anahtar kelimelerle arama yapmaya. En hoşuma giden yorum Ekşi Sözlük'den çıktı. "Devrik cümle" yazıp getir butonuna tıklayınca karşıma gelen 21 no'lu yorum şöyle:

eylemin fırlamalığı. anlatımda kişinin yapacakları veyahut yapamadıkları ağır basıyorsa o an, ister istemez fiiller bu boşluktan yararlanıp cümlenin istediği noktasına yerleşecektir; tabii ki en başa. devrik cümle fiiller ile noktaların her daim iyi anlaşamadıklarını gösterir bize. noktanın gelmemezliğine karşılık, fiilin gerçekleşme ihtimaline duyulan kırgınlığı ortaya çıkarır. en nihayetinde kaçarlar birbirlerinden.yine de insan istediğini yapmalıdır. yapmayacaksa da noktayı heveslendirmeden yapmayacağını-yapamayacağını ilan etmelidir, herhangi bir yere.(siboreta, 02.02.2006 17:18)

25.3.07

50 yıllık can yoldaşlığı

Pek çok pazar günü gibi pazar gazetelerini aldım. Pazar eklerine bayılırım. Evde kahvaltı hazırlamaya üşendim ve hemen evin altındaki börekçiye yerleştim. Ayşe Arman'ın ropörtajını okumaya başladım. Hasan Pulur'un eşinin vefatıyla biten 50 yıllık beraberliğinin ardından hislerini okudum. Can yoldaşımı, hayat arkadaşımı kaybetttim, diyor Hasan Pulur. Ne şanstır 50 yılını keyifle geçirebileceğin bir hayat arkadaşına sahip olmak. Okudum, okudukça duygulandım, börekçide göz yaşlarıma hakim olamayıp eve dar attım kendimi. İşte ropörtajın linki: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6196456.asp?yazarid=12

23.3.07

tanrısal erkin bedende beliren imgesinden korkanların yazgısı

bir tek beni haksız kıldın.
içtiğim suyun, sûretimi gizlediğim aynanın önünde. gözlerimi ayıramadığım sevinç,
dokunamadığım umut karşısında,
bir harfte bıraktın. herkese aynı dili verdin babil'de. bir beni yaban tuttun.
boğuk ve yabancı bir hırıltı kaldı sesim.
katına miraç eden kalabalıkta ben, koşumsuz bir binekten
bile yoksun kaldım.

güvercin öldü, boynu son kez uzandı mavi atlasa.
beni öldürmedin. yaşama sevinci soktun, yaşamla arama.
arafta bırakmak için önce sesimi, sonra adımı aldın;
adını adımdan çekerek.
adımlayarak ara yeri, kapanmayacak daireyi dolaşmaya yargıladın.
suda gezinesi bir gize mahkûm.
yaklaştıkça artan anafora doğru, cismimden ağırlığı aldın.

kendini haksız kıldın.
öldürmeyerek. yarattığın suyu, seyrettiğin sûreti yabancı gördün.
sevinç ve umuttan sürdün kendini.
harflerin uyumunu yitirdin. konuştuğun dili parçaladın,
sesini kendinden esirgedin. düzlükteki
dirimi, doruktaki cesede değiştin.

gözlerindeki fer söndü çocuğun. son bir çakımla bakan yeryüzüne.
bakışın değdiği yeri bir yalımda terk etti bellek.
puslu bir havadan yurt edindin. çakıldığın buhurda adını bakışsız bıraktın.
koyulaştırarak koruduğun korkularla.
hiç kıpırdamayarak artık, yargıçlığa yazgılandın. bilinmeyeni görmeye değil, gizlemeye atandın.

yenilen bir aşireti sarsacak hırıltılı çığlık kaldı bende.
sen yeşerecek bir kavmin, kör mührü oldun.

ahmet orhan


ahmet'in diğer şiirleri...

13.3.07

İzmir'e bahar çok güzel gelmiş

Cumartesi gecesi dışarı çıktım. Alsancak kaynıyordu. Havalar güzelleşince insanlar sokaklara dökülmüş, 2 ay öncesine göre çok farklıydı.

Pazar günü yazlığa gittik. Bahar çok daha güzel hissediliyordu, çiçekler coşmuştu. Ama malesef 3 günlük tatilin en soğuk günüydü ve denize girebilir miyim diye kurduğum hayallerin hiç de gerçekçi olmadığını gördüm. Çantamdaki bikinilerim ıslanamadan geri döndü.
bahar güzelliği
Pazartesi ise izin almıştım. Yola çıkmadan biraz Kordon havası alayım diyerek attım kendimi yollara. Otobüs Hatay Caddesinden gidiyordu. Cadde üzerindeki her iki bina arasından deniz ışıldıyordu. Ne güzellik!

İkiçeşmelik'te indim otobüsten, Kemeraltı'na arkadan girdim. Ben küçükken babamın elinden tutar , her cumartesi uzun uzun yürürdük. Kemeraltı'nda babam mutlaka bana turşu suyu, muzlu süt ve karışık tost alırdı. Saatlerce yürürdük. Canım babam, bazen bana birşeyleri alsın diye saatlerce ağlardım ve o gene de diğer hafta beni yürüyüşe götürürdü. O zamanlar Çankaya'da bit pazarı kurulurdu. Abim, ben ortaokuldayken babamdan beni artık oraya götürmemesini istemişti. Benim gidişlerim bitti, hemen ardından da bit pazarı kalktı zaten. Kemeraltı'nın arka sokaklarında bunları düşünerek, gülümseyerek yol aldım. Hisarönü'ne çıktım ve ilk iş kelle söğüş ısmarladım. Oradan da Kızlarağası Hanı'na girip kahve keyfi yaptım. Öğlen yemeği saatleriydi ve takım elbise kravatlarıyla hana kahve içmeye gelerek öğlen aralarını keyiflendiren insanlar vardı.Kemeraltı - Hisarönü

Konak Pier'e de uğradım. Bir alışveriş merkezi bu kadar mı güzel olur, bu kadar denizle içiçe. İstanbul'da bulamadığım Nepal kitabını da buldum burada.

Kordon'da yürüdüm. Güneş ışıl ışıldı. Hırkamı da montumu da attım attım sırtımdan. Kordon'da yürüyüş yapanlar, banklarda güneşin tadını çıkaranlar, çimenlere yayılanlar, açık havada kahvelerini yudumlayanlar... Çok keyifliydi. Ah benim canım memleketim, dedim. Sonra yolda yürürken dilenciden özür dileyen bir adam gördüm. "Kusura bakma, artık yemek çıkartmıyoruz, bu nedenle sana veremedik, yanlış anlama" diyordu. Çok nazikti.

Bu tatilin en güzel süprizi ise uçakta ortaokul arkadaşıma rastlamamdı. Onun şu anda görüştükleri, benim o zamanki en iyi arkadaşlarımdı. Nasıl cıvıl cıvıldı, enerjik ve sevgi doluydu. İzmir'in kızlarından :) O zamanki arkadaşlarımdan birinin hemen bugün buldum bile. Yaşasın artık İzmir'e gitmek çok daha keyifli olacak.

İzmir fotoğrafları

6.3.07

2 Günlük Ankara Keyfi

Sadece haftasonu Ankara'ya gittim. Trenle gidiş, otobüsle dönüş. Arkadaşımı ziyarete gittim, daha pek çok arkadaş edinip, hoş insanlarla tanışıp döndüm.

Karaköy'den vapura bindim, Haydarpaşa gitmek için. Hava güzeldi. Vapurun yan tarafındaki koltuklara oturdum. Nasıl güzel bir eski İstanbul manzarası, Topkapı Sarayı'nın ve camilerin ışıkları, martılar, dalgalar vapura çarpıp yükseldikçe açığa çıkan mis gibi deniz kokusu ve gökte dolunay. Şairin "Ben Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşüne severim" demesi aklıma geldi. İstanbul uğurladı beni ve geri dönüşümü garanti etmek istercesine çok çok güzeldi.

Tren Garı'na erken varınca direk restoran vagonuna bir bayanın karşısına yerleştim. Biraz kitap, biraz şarap derken, etrafı seyretmeye başladım. Vagon tamamen doldu. Birbirini hiç tanımayan insanlar kısacık bir zaman diliminde çok koyu sohbete daldılar. Kıskandım onları. Ben de karşımdaki bayanı dürtükledim ve güzel bir sohbet başladı. Ortak bir zevkimizle gayet keyifle bitirdik sohbetimizi: Salsa :) Sonra artık yiyip içmediğimiz için restorandan neredeyse kovulduk. Yataklı da almıştım biletimi. Ne güzelmiş. Tosur tosur uyuyarak geldim Ankara'ya. Tren iner inmez şaşkına döndüm. Daha ilk ayrımda sağa mı sola mı gideceğimi bilemedim. Genç bir bey yardımcı oldu bana. Metroya da binmiş oldum onun sayesinde. Eskişehir'de Anadolu Üniversitesi'nde öğretim görevlisi imiş. Kızılay'a kıraathaneye gidiyorum, orada bir arkadaşımla buluşup, fosforlu bileşikler üzerine birlikte çalışacağız, dedi. Komik değil mi.

BeypazarıAnkara'da ilk durak Eymir'e götürdüler beni. Göl kenarında bir restoranda balık yedik, sohbet ettik. Oradan sonra Papsi'de içtik. Sonra evde arkadaşlarla birlikte yemek yedik. Arkadaşlarla dediysem koca masada sadece iki kişiyi tanıyordum aslında. Ama hiç yabancılık çekmedim, tanıştığım hiç bir insandan rahatsızlık duymadım. Pek keyifliydi. Öyleki cumartesi gecesi uykusuz geçti anca pazar sabah altıda uykuya dalabildim.


Ankara gezisini Beypazarı'nı gezerek bitirdim. Safranbolu evlerine benzer evleri var. Ama Safranbolu evleri daha güzel. Dolma güzeliBeypazarı yerlileri turizmden gayet faydalanıyorlar. Hepsi stand açıyor. Değişik otlar, hediyelikler, tarhana, erişte falan satıyorlar. Ben de eliboş dönmedim tabi. Bir-iki saatim daha olsun isterdim ama ben otobüse yetişeceğim için erken dönmek zorunda kaldık. Bu arada Beypazarı'nın yaprak dolması müthiş güzel. Yemeden dönmeyin.
Beypazarı
Kıssadan hisse, Ankara'da pek de bir yer görmedim. Ama çok güzel vakit geçirdim. Değişik insanlarla tanıştım, uzun keyifli muhabetlere katıldım, yedim, içtim, dans ettim, gezdim geldim. İstanbul'a dönüşü pek sevemedim. Çok yorgundum. Trenin rahatlığından sonra yarı sürede beni İstanbul'a ulaştıran otobüs yolculuğu kabus gibi geldi. Umarım çok arayı açmadan keyifli bir Ankara yolculuğuna daha yelken açabilirim.


21.2.07

Yaz gelsin artık

Yaz gelse de yüzsek, suda çırpınsak!.. Bu haftasonu Milliyet'in Pazar ekinde gördüm Orhan Veli'nin bu şiirini, tam da Boat Show fuarından dönmüştüm. Denize özlemim arttı. Yaz gelsin.. Bu yaz sörf yapmayı öğreneceğim.

Gemiler geçer rüyalarımda,
Allı pullu gemiler, damların üzerinden;
Ben zavallı,
Ben yıllardır denize hasret,
Bakar ağlarım.

Hatırlarım ilk görüşümü dünyayı,
Bir midye kabuğunun aralığından:
Suların yeşili, göklerin mavisi,
Lapinaların en harelisi...
Hala tuzlu akar kanım
İstiridyenin kestiği yerden.

Neydi o deli gibi gidişimiz,
Bembeyaz köpüklerle, açıklara!
Köpükler ki fena kalpli değil,
Köpükler ki dudaklara benzer;
Köpükler ki insanlarla
Zinaları ayıp değil.

Gemiler geçer rüyalarımda,
Allı pullu gemiler, damların üzerinden;
Ben zavallı,
Ben yıllardır denize hasret.

ORHAN VELİ KANIK

15.2.07

Kapalıçarşı Daha da Güzelleşmiş

Geçen cumartesi hava çok güzeldi. Açıkhavada iki saat tenis oynadım, hiç de üşümedim.

Öldüm yorgunluktan. Ama güneş beni sokaklara davet etti. Arkadaşımı da ikna ettim, arabayı almadan, tramvayla Beyazıd yaptık. Meyve suyunu yuvarladıktan sonra Kapalıçarşı'ya daldık. Çok güzel kafeler açılmış. Hepsine vay burası da güzelmiş diyerek dolandık, ama gene de bunların hiçbirine oturmadık. Aralarda merdiven altına açılmış bir çayocağında abdest alanları seyrederek yudumladık çaylarımızı. Olabildiğince ara sokaklara daldık. Ben en çok İç Bedesten'i seviyorum. Aşağıdaki fotoğrafta İç Bedesten'in tavanı.

Kapalıçarşı - İç BedestenAfganistan'dan gelen doğal taşları satan dükkan sayısı inanılır gibi değil. Çok fazla. Cadde üzerindekilerde fiyat pahalı. Ara sokaklarda dizisi 1 YTL'ye yeşil taşlardan bulmak mümkün.

Ben hep sevmişimdir Kapalıçarşı'yı. Ama bence her gittiğimde daha güzel oluyor. Kapalıçarşı'nın renkliliği, karmaşıklığı, tarihi dokusunda haz almamak mümkün değil. Benim favori rotam şöyle: Tramvaydan Beyazıd'da inilir. Kapalıçarşı bir güzel dolaşıldıktan sonra alt kapılardan çıkrak Mercan Yokuşu'ndan inerek Eminönü'ne yürünür. Yol üzerinde bütün ıvır zıvırcılara bakılır. İşportacılar da mutlaka yeni bir şey vardır alınacak.
Eminönü - Yeni CamiBiz de işportadan ayva alıp yedik. Mekanik bir alete takıyorlar ayvayı. Kolu döndürüyorlar, sonuç harika: Soyulmuş, göbeği çıkarılmış ve spiral şeklinde dilimlenmiş olarak. Malesef aleti bulup da alamadım.


Eminönü-Kadıköy Vapuru
Eminönü'nde yıllardır önünden geçip de pas vermediğim Yeni Cami'yi gezdim. Gündüz vakti de güzel ama hava karardıktan sonra ışıkları öyle davetkardı ki bu sefer içine girip de gezmeden edemedim.

Güzel bir haftasonu gününde favori rotamı sizlere de tavsiye ederim.

Kapalıçarşı'da gezmedik yer kalmasın derseniz, web sitelerinde haritaları var:
http://www.kapalicarsi.org.tr

30.1.07

Berlin özeti

Gittim geldim Berlin'e. Ne çılgınca gezdim, ne de çılgınca eğlendim. Hava da buz gibiydi. Ama sohbet güzeldi. Bol bol yedim, içtim, eski Doğu Berlin sokaklarında arabayla dolandım. Gene Kollwitzplatz'daki pazara gittim, güzel kahvaltılar ettim, sosisli yemedimse de sosis alıp geldim, Vietnam yemeği yedim, koca bir kap meyveli dondurma yedim, koyu sohbet ve güzel şarap eşliğinde akşam yemeği yedim. En güzeli de yeni bir arkadaş edindim, arkadaşımla da daha da yakınlaştım.
Sony Center'da dondurma keyfi Pazar kahvaltısı Mitte'de Monsieur Vuong'da Vietnam yemegi - Hindistan cevizli tavuk

26.1.07

Berlin'e ucuz biletle kısa kaçamak

İki ay kadar önce Germanwings'den gelen 0€'dan itibaren mailine balıklama atladım. Aslında birkaçtır atlıyordum da başarılı olamamıştım. Sonunda bileti ayarladım. Vergiler dahil 150 YTL. Pek ucuz değil mi! Niketim vize almak daha pahallıya patladı.
Nerden çıktı Berlin dersek, bilet ucuzdu demek yeterli olmaz. Bir ara Berlin 2. evim olmuştu. Çok gittim yollarını. Berlin'de günlük hayatın çok içine girdim. Güzel vakitler geçirdim. Çok sevdim Berlin'i.
Sonra Berlin defteri birden kapandı. Veda etmek istedim Berlin'e. Son bir kez gece hayatını hissedeyim, pazar kahvaltısı yapayım, mümkün olursa bisiklet kiralayım, İtalyan restoranına gidip güzel bir et yemeği yiyeyim, şehir sokaklarında sosisli yiyerek yürüyeyim istiyorum.
Sadece iki günlüğüne gidiyorum. Yapmadığım ne yapabilirim diye bakındım. Ne çok şey yapmamışım. O kadar gidip de görmediğim bu kadar çok turistik mekan, müze olduğunu görünce şaşırdım kendime.
Ben pek dayanıklı değilimdir gece geç saatlere kadar dışarda olmaya. Hele de gün içinde deli gibi dolandıysam akşama dökülürüm. Fakat bu sefer zaman çok kıymetli geliyor. Gece İstanbul'dan çıkışım 03:30 varışımsa 01:50. Ve pazartesi işbaşı. Tüm bunlara rağmen zamanı maksimum değerlendirmeye çalışacağım.
Maceranın sonuçları haftaya...