17.12.08

7.12.08

Zaman geçiyor

Meltem Sözer - www.crebro.net
Yazmıyorum farkındayım. Anlatabileceğim tek konu gebelik. Onu da anlatan anlatana zaten. Ama yazmamak da olmuyor. İki cümle de ben edeyim hamileliğe dair bari. 7 ay geride kaldı. 7 Şubat gibi doğum bekleniyor. Ama bence 1 hafta erken doğacak. O kadar tekmeci ki 40 hafta duramayacak yerinde. 12 kilo aldım. Halbuki 12 kilo ile doğuma giderim sanıyordum. Doktor bari 16'yı geçme dedi. Dışardan öyle çok kilo almış gibi değilim ama yiyorum. Çok yiyorum. Tatlı da yiyorum. Reflü sorunu yaşıyorum ama bu bile yeme isteğimin önüne geçemiyor. Bu süreçte olabilecek en güzel şeylerden biri oldu. Abimin de bebeği olacak. Güneş doğduktan 4 ay sonra ben tekrar hala olacağım ve Güneş de abla olacak :) Şanslı kızım benim, kardeşiyle geliyor. Yıllardır evde oturduğum bayram yoktu. Bu yıl evdeyim. Ah ah ben 9 günlük dağ gibi tatili evde geçirecek insan mıydım! Evdeyiz ve Güneş'in odasını yerleştireceğiz. Bayramdan sonra sadece 4-5 hafta çalışacağım. Sonrasında gelsin doğum izni. Doğum yaklaştıkça çok heyecanlanıyorum. Güneş'i kollarıma alma düşüncesi çok inanılmaz. 6 ay ücretsiz izin almayı da başarırsam 10 yıllık çalışma hayatından sonra yaklaşık 1 yıl çalışmıyor, çocuk bakıyor olacağım. Farklı bir yıl olacak 2009.
Not: Resim Meltem Sözer'in izniyle www.crebro.net sitesinden alınmıştır.

30.10.08

Ağrı’lı gelgitler

Ece Temelkuran’ın “Ağrı’nın Derinliği” kitabını okudum. Ermeni soykırımı var ya da yok diyen bir kitap değil. Bunu araştıran bir kitap da değil. Ermeniler’i dinleyen, dinlerken Temelkuran’ın kendini de dinlediği, sesli düşündüğü bir kitap.
Ben çok beğendim.
Onların ne kadar çok kızgın olduklarını ve pek çoğunun aslında ne kadar bizden olduğunu, Anadolu’da olmamanın verdiği evsizlik hissini, nesiller boyunca aktarılan bir acının insanların hayatlarındaki yükünü...
Bağıranlar ve susanlar dışında konuşanların sayısı artsa, konuşanlar da seslerini en az bağıranlar kadar duyurabilse, birbirimizi anlamaya çalışsak, anlayabilsek...
Ben ne kadar çok bağırırken, ne kadar çok susar hale gelmişim. Kendimle bile konuşmaz olmuşum...
Hrant Dink kitap boyunca yanımızda. Ne güzel adammış. Ne güzel kalpliymiş...
Hrant “Türklerin reddedişinde bütün o olanları kendilerine yakıştıramadıklarına dair bir onur; Ermenilerin bu acıyı yüzyıldır taşıyor olmalarında bir onur görmek lazım” demiş.
Ben niye öldürülene kadar Hrant’ı hiç duymadım... Niye cenazesine katılmadım... İçime baktım, içim acıdı.
Ece’nin kapanış cümlesiyle bitiriyorum: “Geçsin gitsin bugünler, hepimiz bugünleri hiç bilmek zorunda kalmayacak güzel çocuklar doğuralım istiyorum.”

13.9.08

yolculuk

"Bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. İyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir."

Ece Temelkuran
'Ağrı'nın Derinliği

5.9.08

Motora veda ve güneşli günler

Bugün motosikletimi sattım. Pek çok alet edavatını alıcıya hediye ettim, çiçekli kaskım hariç. En son giderken motorumun ardından boynumu büktüm, hüzünlü gözlerle baktım.
2 yıldır benimle olan motorumu tenise, yakında oturan arkadaşlarıma ve resmi dairelerle olan işlerimi halletmek için kullandım. Uzun yollar yapmadım. Toplamda 1300 km'yi bulmadı. Ama motosikletin hem kolaylıklarını hem de keyfini yaşadım.
Her ne kadar 2 hafta önce haftasonu için bir Erikli tatilini araya sıkıştırdıysak da geçende güzel bir Rodos tatilini çok fazla iznimizi yiyor diye reddettik. İzinlerimizi kızımıza saklayalım dedik.
Anne olmak kendini hissettirmeye başladı yani. Benim hayatımdaki hareket azalırken kızımın hareketleri arttı. Her gece yatağa yattığımda hareketleniyor, babasıyla bana şov yapıyor. İçimdeki yer değiştirmeleri önceleri gaz hareketleri gibiydi ama artık kesinlikle bebeğim hareket ediyor diyebiliyorum. 1 Avuç büyüklükte olmalı şu aralar. Kızımı ultrasonda görmeyeli 2 hafta oldu. Özledim, çok göresim var onu. Hala karnım umduğum belirginliğe ulaşmadı malesef.
Kızımızın adı Güneş olacak büyük ihtimalle. Heyecanla bekliyoruz Güneş'imiz doğsun diye.
"Güzel günler göreceğiz, güneşli günler..."

22.8.08

Bebek Büyüyor

Son 1 ayda özel hayatta fazla bir numaramız yok. Geçen hafta çok sevdiğimiz 2 arkadaşımızı evlendirdik. En büyük haftasonu faaliyetimiz bu oldu. İlk defa gece elbisesi giyerken göbeğim çıkar mı derdim olmadı. Hatta varsa çıksın dedim. Malesef hala dışardan bakınca bu hatun hamile galiba dedirtecek boyuta gelmedi göbeğim.
Hamilelikte 16. hafta bitti bugün. Bu geçen ayın iki büyük heyecanı vardı. Birincisi ikili test sonucu, ikincisi cinsiyeti. Her ikisini de yaşadık.
İkili testin sonucu sınıra yakın çıktığından çok korktum. Cinli daha sakindi ve bebeğimizin sağlıklı olduğundan emindi. Bense gelgitler yaşadım. Amniyosentez yaptırsak mı yaptırmasak mı.. hatta randevu bile aldım. Ama sonunda yaptırmamaya karar verdim. Sanırım dünyanın en zor kararlarından biriydi. Anladım ki bu bebek bir kez doğacak ama ben onu doğurana kadar dokuz doğuracağım.
Cinsiyet konusunda Cinli benden heyecanlıydı. Kız babası mı olacak, erkek babası mı, hazırlanmak istiyormuş. Nasıl bir hazırlık yapacağını çok merak ediyorum. Bu amniyosentez heyecanı nedeniyle 2 farklı doktordan cinsiyet hakkında yorum alma şansımız oldu. Bebeğimiz büyük ihtimalle kız. Doktorlar kalbinin 4 odacığını, idrar kesesini, midesini, tek tek parmaklarını vb. gördüler, ense kalınlığını, burun kemiğini ölçtüler. Herşey normal görünüyor. Kızımız bu aralar 15 cm civarında ve ağırlığı artık 100 gr'ı geçti. İnsan başına gelince anlıyor, gerçekten de bebeğin sağlıklı olması tek önemli şey. Cinsiyetinin ne olduğu sağlık korkusunun yanında hiçbir şey.
Yaz tatiline gelirsek anlaşılan benim iş yoğunluğu nedeniyle Eylülde yapmayı planladığım 1 haftalık tatili yapmam zor. Halbuki ben yüzmek istiyorum. Bayram tatili planı da belirsiz. Off halbuki nasıl tatilim geldi.

28.7.08

Bozcada'ya bayıldım

Geçen haftasonuna 3 gün izin katıp Bozcaada'ya tatile gittik. Cinli daha önce 2-3 kez gitmiş. Ben ilk defa gittim.

Hemen Bozcaada ile ilgili ilk şikayetimi yapayım. İstanbul'a çok uzak. Dönüşümüz 7 saat sürdü. Gidişimizse feribota yetişememek, sonrakinin dolması, haritanın azizliği derken daha da uzun sürdü. 5 günlük tatilin ancak net 3 gününde tatil yapabildik.

Otelimizi gitmeden ayarladık: Sardunya Otel(http://www.adapapazi.com/sardunya/). 8 odalı, oda kahvaltı, kişi başı nakit 60 ytl, aile tarafından işletilen sıcak bir otelcik. Odaları temiz ve ferah. Otele eşyelerı attık ve hemen sahile Koreli'ye yemeğe gittik. Gün boyunca yapılan yol ve yenilen rüzgar beni bitirmiş. Yemekte 1 saat kadar kendime gelemedim baş ağrısından. Sonra laf lafı açınca kendime geldim. Ordan Polente Bar'a bile uğradık.

Ada bana biraz Alaçatı'yı hatırlattı. Ama daha çok sevdim. O aşırı pahallı butik otellerden olmaması beni memnun etti. Daracık sokaklar, eski Rum evleri, güzel restoranlarla Bozcaada ilk akşamdan içine çekti beni.

Ertesi gün diğer plajlara da göz atarak Cinli'nin müptelası olduğu Habbele Plajı'nın yolunu tuttuk. Denizin temizliğine, mis kokusuna bayıldım. Antalya'nın sıcak suyundan nefret eden biri olarak, denizin soğukluğundan hiç şikayet etmedim. Bir de şu rüzgar dinseydi.. Habbele ünlü Ayazma Plajı'na göre daha sakin. Cinli de o yüzden burayı daha bir çok seviyor. Fakat buradaki Mitos Beach (tek tesis) çok pahallı. 8 ytl'ye bira mı olurmuş. Ertesi gün Habbele'ye gitmeyi reddettim bu nedenle.

Güneşi yel değirmenlerinin olduğu burunda batırdık. Şezlonglarını şaraplarını hazırlayıp gidenlerin sayısı hiç de az değildi. En uçta oturanların olduğu tarafa yürüdük, yanlarına varınca selam verdik. Ne doğru birşey yapmışız. Hemen bize birer kadeh şarap ikram ettiler, fotoğramızı çektiler. Söyledikleri güzel şarkılara biz de eşlik ettik.
Akşama kaleye giden yol üzerindeki bir restorana oturduk. Çok güzeldi yemekler. Ama aklım tadamadığım Lipsos buğulamada kaldı. Atak yapıp bir kadeh şarap bile içtim. Doğrusu ya hamileyken içilen 1 kadeh şarap da pek tatmin edici olmuyor. Restorandan sonra tekrar gittiğimiz Polente Bar'da bana özel taze sıkılmış adanın Kardinal üzümlerinin suyu çok daha keyif vericiydi. (Durumumu meşrulaştırıyor muyum acaba?!)

Daha adada geçirdiğimiz 2. günün sonunda adalı hissettik kendimizi. Ben Nepal'den, Küba'dan, çalıştığım müşterilerden arkadaşlarıma rastladım. Tekrar tekrar rastlaştığımız 1 gün önce restoranda yan masada oturanlar, sabah plajda arka şezlongdakiler bizde adanın yarısını tanıyoruz hissi uyandırdı.
3. gün de deniza Habbele'ye gittik. Akşamsa sahildeki Nepal turundan arkadaşım Devrim'in ortağı olduğu Kala-balık Restoran'a gittik. Orada Cinli rakıya doydu. Ben özellikle tapas adını verdikleri özel mezelerini beğendim.
Adanın çevresi 40 km. Adanın ortasındaki yollardan gidince bağevlerinin içinden geçiliyor. Üzüm bağlarının içinde çok güzel bağ evleri. Çok hayalini kurduk bunlardan biri bizim olsa diye. Ama fiyatlar şimdiden almış başını gitmiş. Biz gene geç kalmışız.Bozcaada ilk yaklaşırken boz ama içi hiç de öyle değil. Bağ evlerinin yanısıra çok güzel çam ormanları da var. Doğal güzelliği, sokakları ve deniziyle Bozcaada'ya bayıldım.

Adaya gelirken Eceabat-Çanakkale feribotununa binmiştik, dönüşte ise Lapseki-Gelibolu feribotuna. Dönüştekini tavsiye ederim. Geyikli-Lapseki arası yol Gelibolu-Eceabat arasındaki yoldan daha iyi. Gelibolu feribotunda bir de güzellik yaşadıkki anlatmasam olmaz. Feribota Keşan'da bir düğünde çalmaya giden Roman bir müzik grubu binmiş. Kendileri için müzik yapmaya başladılar. Meğer feribotta çok Roman varmış. Onlar da toplandı. fasıl gitgide hızlandı göbek havalarına döndü. Ortaya atılıp dansedenler oldu. Böylece hayatımın en neşeli feribot yolculuğunu yaptım. Valla hamile olmasam ortalığı atılıp ben de dansedebilirdim, uslu durdum.


Bebekle i
lgili gelişmeler...
Geçen cuma 12. hafta bitti. 1 aydır bebeği görmüyorduk ve sadece tatil boyunca 2 kez düşük yaptığımı gördüm rüyamda. Cumartesi heyecanla doktorun yolunu tuttuk. İlk defa insan yavrusuna benzer bir bebek görebildik. Kıpır kıpırdı. Benim gözlerimden aşağı yaşlar boşaldı hemen. 5,5 cm. olmuş. 2 Böbreği, midesi, kafatası kemikleri, parmakları vb. tamam. Ense kalınlığı normal. Bir tek idrar torbasını göremedi doktor. 10 gün sonra tekrar gelin kontrole dedi. Bir doktorun kontrole gelin demesi bu kadar mutluluk verici olabilirmiş demek! Her doktora gidiş bebeği görmek demek olduğundan çok seviniyorum gel demesine. Bu seferki doktor ziyaretinde kendimi daha bir anne olacak gibi hissettim. Bir de Cinli şaka yaptığımı sanıyor ama ben ciddiyim: Bebek bana benziyor :)

22.6.08

Gelen var

İspanya tatilinin 2. kısmını baya bir geç yazdım. Çünkü gündemime çok yeni bir konu girdi. İşte süpriz: BEBEK BEKLİYORUM!
8. haftanın içindeyiz. Bebecik henüz sadece 8 mm., yani elma çekirdeği kadar. Kendi minicik ama pıtı pıtı atan bir kalbi var.
İnsanın hayatını acayip etkileyen bir şey gerçekten. İnanılmaz bir sorumluluk diyeceğim ama daha otomatik bir şey. Birden içki içmemek, daha yavaş ve sakin hareket etmek.. kendi kendine oluverdi.
Hamilelik belirtisi olarak gazım çok arttı, akşamları çok uykum oluyor, sabahları çok aç kalkıyorum, sivilcelerim çıkmaya başladı, kokulara duyarlılığım arttı. Bunca belirtiye rağmen karnımda bir bebek olduğuna inanmak benim için çok zor oldu.3 test pozitif çıktı, doktor tamamdır dedi, ama en son ultrasonda görünce daha bir inandırıcı oldu durum. Bebişimin ilk fotoğrafını cüzdanımda taşıyorum. Göz çukurlarını gösteriyorum ama henüz kimseyi buna ikna edemedim.
Cinli de çok heyecanlı. Tam koca olmaya alışmaya çalışıyordu ki, şimdi bir de alışılacak babalık konusu ortaya çıktı. O benden daha dikkatli, beni korumak için tetikte.
Varılan sonuç şudur ki bir süre gezip görmek kenarda kalacak, bebek havadisleri yer alacak bu sitede. Artık hamilelik yazıları yazan yazana web sitelerinde. Eh ne yapayım! Ben de bu aleme katkımı koyacağım elimden geldikçe :P

21.6.08

Balayının 2. yarısı: Endülüs

Bunca zaman sonra görev bilinciyle oturdum, balayı yazısının tamamlamaya. Artık ne kadar hatırlarsam.. Hatırlamak için fotoğraflardan medet umdum ama her zaman olduğu gibi tatilin sonlarına doğru fotoğraf çekme miktarı azalmış; umduğumu bulamadım.
Kaldığım yerden devam edeyim. Barselona havalanı o kadar kalabalıktı ki yetkililerin yardımı ile anca içeri girebildik. Koştuk. Kapıya varınca öğrendik ki uçak rötar yapmış. Cinli'nin sigara krizi tuttu ama nafile bir duman odası bile yoktu. Sevilla'da uzun süre bavullarımızı bekledik. Bu bekleme süresince Cinli'nin bir fumar odası arayışları gene başarısızlıkla sonuçlandı. İşte bu araya ekliyeyim. Her yerde olmasa da genel olarak bir sigara yasağı var İspanya'da. "Fumar", sigara içmek, demek. Ve her kapalı mekanın girişinde yasak var mı yok mu kocaman belirtilmiş. Kısa süre sonra mekanlara girerken fumarlı mı fumarsız mı diye bakınarak girmeyi öğrendik.
Sevilla'daki ilk 1 günden sonraki plan kafamda çok da net değildi. Ne zaman araba kiralasak emin değildim. Havaalanında bir hayli çabaladım. Ben kararsız kaldıkça arabalar tek tek kiralandı ve fiyat çok arttı. Biz de vazgeçip otobüsle şehre inmeye karar verdik. Otobüs bizi tren garında bıraktı. Taksi ararken gördük ki araba kiralama vahasına varmışız. Nerdeyse yarı fiyatına ertesi güne bir Opel Meriva rezervasyonu yaptık. Yani şöyle karar vermiş olduk: 1 gece Sevilla, sonra arabayla dolanmaca, sonra 1 gece daha Sevilla ve dönüş. İyi bir kararmış.
Sevilla, Katedral civarı en turistik yer. Katedral'in dibindeki Alcazar bahçelerini (Reales Alcazares) mutlaka gezin. Katedral meydanında çan kulesine sırtınızı verdiğinizde ilerideli Mateos Gago sokağına girin. Ordaki barlar ve orada yediğimiz güveçte karides bize çok güzel geldi.
Sevilla akşamını bir flamenko gösterisi ile taçlandırmak istedik. Gene kitabın rehberliğinde yol aldık. Yağmurun altında bol bol yürüdükten sonra sanki 1 yıldır kapalı olan bir bina bulduk (La Anselma). Sorduğumuz kişiler, 11 gibi açılır, belki de açılmaz, hımm bugün açılmayacakmış.. gibi garip laflar ettiler. Ne zaman açılacağı belli olmayan bir bar çok şaşırttı bizi. Gene bolca yürüyerek kitaptan bulduğumuz baska bir mekanda güzel bir flamenko gösterisi izledik (Casa Carmen). Dönüşteki son Sevilla gecemizde gene yağmur vardı. Ve biz bir flamenko gösterisi daha izlemeye karar verdik. Fakat bu sefer öncelikle adresi kontrol etmeye karar verdik. Gittik ki gene kapı duvar. Gene birilerine danıştık ve açılacağının kesin bilgisini aldık. Doğrusu ya garipti kapıda bir tabela yoktu. Anca vakit gelip de kapı açılınca içerde görünen bir tabela vardı. Buradaki gösteri çok daha amatördü ama ortam keyifliydi (La Carboneria).
Sevilla'da kendimize bir Endülüs haritası aldık. Ama harita bize Sevilla'nın içinden nasıl çıkacağımızı söylemiyordu. Bu kısıtlı durum blackberry telefonumla ilişkilerimi geliştirmemi sağladı. Üzerinde yer alan harita uygulamasını meğer 2 nokta arasında yol tarifi vermesi için kullanabiliyormuşum. Böylece bize kabus olabilecek şehir çıkışının çok becerikli bir şekilde üstesinden geldik. Daha öncesinde de otel, restoran gibi aradığımız bir iki yeri gene blackberry üzerinden bulmuştuk. Şu bilinen gerçeği bir kere daha tekrar etmeden duramayacağım: Teknoloji güzel şey!
İlk hedef Jerez de la Frontera, oradan da Cadiz'e gitmekti. Jerez bir kasaba. Vardığımız gün pazardı ve hayat pek de hızlı akmıyordu. Kiliseye giden ya da kiliseden dönen pek çok şık insan gördük. Adının ne olduğunu hatırlamadığım bir meydandaki tapas barlardan birine oturduk. Tapaları çok güzeldi. Sherry'leri ile ünlü bu bölgede bodega'larda tadım yapma organizasyonunu malesef beceremedim. Barda yaptığımız farklı sherry'le idare ettik. Galiba dry olmayanını beğenmiştik, koyu renkli olanı.
Yola devam edip Cadiz'e vardık. Daracık ara sokaklarında bol bol yürüdük. Başta Sevilla'dan sonra deniz kenarında bir yere demir atmayı umuyorduk fakat son günlerde anladık ki hava durumu buna izin vermeyecek. Bütün Endülüs gezimiz boyunca denize en yaklaştığımız Cadiz'de fırtına vardı. Okyanus dalgaları ürkütüce olmakla birlikte cazibeliydi de. Rüzgar sörfü ve kite-surf yapanlar vardı. Arabanın camını hangi ara açtık bilmiyorum, arabanın içi kumsaldan gelen beyaza yakın renkli kumlarla kaplanmıştı. Onca yürüdük o gün bir şey olmadı derken, Jerez'de ayağımı burkmamın etkilerini(kesinlikle sherry'lerden önce burktum) akşama doğru fazlasıyla hissettim. Şişlik yoktu ama artık sekerek yürümeye başlamıştım. Araba ile otel aradık ve başaramadık. Yaya yol almak ise rüzgar nedeniyle gerçekten zordu. Otoparka da ayrıca para vermeyi göze alarak en pahallı otel odamızı burada tuttuk. Kahvaltı dahil diye avunduk. Malesef kahvaltı dedikleri tereyağı ve marmelattan ibaretmiş. Ben 3 kelimelik ispanyolca ve 12 kelimelik italyanca bilgimle espriler yaparak başka yiyecekler dilenince bize acıyan garson domates getireyim dedi. Ve gele gele bizim kahvaltı tabaklarımızdaki küçük plastik paketlerin içindeki gibi domates püresi getirdiler. Tatilin geri kalanında da anladık ki burada kahvaltı denen şey bu marmelet (reçel bile değil) ve tereyağı. O güzelim peynirler, domatesler ve zeytinler İspanya'da sadece içkinin yanındaki mezeydiler. Ne yazık!
Sevilla'da ünlü gazpacho ile kahvaltı etmeyi önerdim Cinli'ye. Kitapta yazdığı kadarıyla aklımda domates çorbası benzeri olarak kalmıştı. Evet öyleydi fakat soğuktu. Malesef ben bu bilgiyi çorba önümüze geldiğinde hatırlamıştım. Kahvaltı maceralarımız böylece tatil boyunca devam etti. Ben çözüm bulamadığım noktalarda hep masalarda bulunan zeytinyağlarına ekmek banarak karnımı doyurmayı tercih ettim.
Korktuğumuz olmadı, ayak bileğimdeki acıdan ertesi güne hiç bir şey kalmamıştı.
Cebelitarık'ı hedefledik. Ama nafile. Meğer Cebelitarık'a girmek için İngiliz vizesi gerekiyormuş. Malaga'yı ve Granada'yı boş verip rotayı Ronda'ya çevirdik.
Pueblo blanco yani beyaz köylerden biri Ronda. Bu köyler güvenlik nedeniyle hep dağların tepelerine kurulmuş. Amaan hep böyle değil midir derken, daha Ronda yolunda pek de öyle olmadığını anladık. Ronda'nın neden teslim alınan en son mağrıbi kalesi olduğunu anladıl. Dik virajlı yollar aldık. Ama Ronda'ya varınca çok keyfimiz yerine geldi. 100 metre yüksekliğinde bir köprüden geçiliyor Ronda girişinde. Çok eski bir kasaba. Kasaba girişindeki tabeladan anlaşıldığı kadarıyla Avrupa Birliği buraya baya bir para akıtmış. Ronda sokaklarında yürüdük. Önce dereye üstten bakan restoranlarda yemek mi yesek derken, ilerleyen saatlerdeki sivrisinek akınından korkarak otelimizin restoranına sığındık.
Ertesi sabah güneyden geldiğimiz Ronda'ya kuzey yolundan veda ettik ve anladık ki Ronda'ya gelişin doğru yolu buymuş.
Öğlen gibi Cordoba il sınırlarına geldik. Şehir girişindeki bir otelden harita kaptık, blackberry'den de aradığımız otele yol tarifi sorduk. Sonra da onun verdiği tarifi beğenmeyip, kendimize olan güvenimizle haritadan gözümüze kestirdiğimiz rotayı izlemeye karar verdik. Ah ah! Güvenmez olaydık! Aynalarımızı kapatarak geçmek zorunda kaldığımız daracık tek yön yollarda debelendik durduk. Otele varmamız 2-3 saat sürdü. Cinli'den artık buhar çıkıyordu. Aradığımız otelde yer yokmuş, arka sokakta bir pansiyonda pahallı bir oda bulduk ama hiç direnmeden tuttuk.
Açtık. Katedral'e ancak yan gözle bakarak sokakta karnımızı doyurabileceğimiz bir yer aradık. Güzel de bir yer bulduk. Fakat biralar ve yemekten sonra ancak sakinleşebildik ve bu uzun bir zaman aldı. Depoladığımız az buçuk enerjiyle ara sokaklarda dolandık. Ama benim aklım katedralde kaldı. Ertesi gün sabah erkenden bir gayret kalkıp hiç olmazsa katedralin bahçesine başımı uzatmayı başardım. Cordoba'nın keyfini malesef pek de çıkaramadık. Şairin "bilirim de yollarını, varamam Cordoba'ya" dizeleri aklımızda iyice yer etti.
Sevilla'ya döndüğümüzde ilk gece kaldığımız, benim internetten bulduğum 20 yıl öncesinin çık otelinde kalmadık. Gittiiğimiz gün aradık ve çok da zorlanmadık. Sevilla'ya gene yağmur eşiliğinde ama yediğimiz tapaların güzel tadları damaklarımızda veda ettik.
İspanya'da İngilizce konuşan insan çok az. Hizmet hiç de Türkiye'deki kadar iyi değil. Sahil çok güzel görünmekle birlikte, doğrusu Avrupalı olsam deniz tatiline Türkiye'ye gelirdim diye düşündüm. Hele bugün Kapalı Çarşı'da bir dükkanın camında İspanyolca, İtalyanca ve Katalanca konuşulur yazısını görünce, hizmet aşkımıza şaşmadan edemedim!
İspanya'da yastıklar genel olarak bizim anne-babalarımızın eski yastıkları gibi bir yastık. Biz balayında olduğumuz için ve son zamanlarda en çok duyduğumuz "bir yastıkta kocayın" dilekleri nedeniyle bunu pek bir manidar bulduk. Umduğumuz gibi denize giremesek de tatilimizi pek memnun ve yorgun bir şekilde bitirdik.

Not: Fotoğraflar büyük oranda Cinli'nin çektikleri. Özellikle de güzel olanlar :)

20.5.08

Balayının ilk yarısı, 2. Barselona çıkartması

Cumartesi düğün oldu; pazartesi İspanya yolunu tuttuk. 10 Günlük İspanya tatilinin 4 gecesini Barselona'da, 2 gecesini Sevilla'da, 1 gecesini Cadiz'de, 1 gecesini Ronda'da ve 1 gecesini de Cordoba'da geçirdik.

Barselona'ya 2 yıl sonra 2. gidişim oldu. İlkinde 4 hatun kişi idik. Bu sefer Cinli ile. %100 aynı yerleri bile görecek olsam benim için farklı bir Barselona tatili olacağı kesindi. Doğrusu gerçekten ne kadar farklı olacağını merak ediyordum ki, beklendiği gibi farklı oldu. En büyük fark alışverişe ayırdığımız zaman çok daha az, yiyip içmeye ve uyumaya ayırdığımız zaman çok daha fazlaydı.

Bu tatili daha önce de bahsettiğim gibi turla gerçekleştirmedik. Birincil olarak "İspanya" kitabından yardım aldık (http://www.dostyayinevi.com adresinden kitap adına göre İspanya'yı arayın) Bu seriden kitaplardan daha önceki Amsterdam, Nepal, Küba ve Barselona seyahatlerimde yararlandım. Kalınacak otel, gezilecek başlıca yerler, restoranlar, gece hayatı vb. pek çok özet bilgiye ulaşmak mümkün. Genel olarak da seçimleri gayet başarılı. Doğrusu Türkiye için çıkarttıkları kitaplarda önerilen mekanlar nasıl, biz hangilerini biliyoruz bunu merak eder oldum.

Bu kadar gevezelik yeter. Bu yazıda 2. Barselona çıkartmasını anlatayım. Bundan sonrakinde de 1. Endülüs çıkartmasını. İşte gün gün Barselona:

1. Pazartesi... İstanbul'dan Barselona'ya uçuş yaklaşık 3 saat 20 dakika sürdü. Havaalanından inince şehir merkezine, dolayısıyla otelimizin dibine "A1" otobüs hattını kullanarak kolaylıkla ulaştık. Durakta bilet alma kiosk'u var. Boşuna uğraşmayın. Direk otobüsten bilet almak daha kolay.

Otelimiz Barselona'nın İstiklal Caddesi La Rambla'nın bir ucundaki (diğer ucu deniz) Catalunya Meydanı'na 50 metre idi. Daha önceki otelim merkezi tren garının oradaydı, yani şehir merkezine 4-5 metro durağı. Doğru olan merkezde kalmamış. Onca yürüyüşün sonunda akşam yeniden dışarıya çıkma enerjisini bulmamızdaki en büyük rol merkezi bir otelde kalmamızdı.

Bana kalsa ancak biraz dinlendikten sonra hareket ederdim; fakat Cinli'nin enerjik hali beni de etkiledi. Peşine takıldım. La Rambla'dan düştük yola, Mare Magnum, ee hadi biraz daha yürüyelim derken Barcelonata'ya kadar gitmişiz. Barselona'nın limanını görmüştüm de kumsalını görmemiştim. Çok güzelmiş. Biz titrerken denize girenler vardı, voleybol oynayanlar, koşanlar, köpeğini gezdirenler ve bizim gibi bir sahil kafesine yığılıp birasını yudumlayanlar... Çok kıskandım. Bu şehirde yaşasam iş çıkışları gelir denize girerdim diye hayal kurdum. İstanbul ve İzmir de böyle olsalar istedim.

Önceki geldiğimde çok istediğim halde göremediğim Mercat Boqueria'yı gördüm. Nasıl daha önce görememişim anlamadım. La Rambla'nın dibiciğindeymiş. Mercat, pazar demek. Burası da çok güzel derli toplu bir kapalı pazar. Burada gözümüze kestirdiğimiz Bar Boqueria'ya 3. gün geldik, farklı farklı tapa'larını (meze) denedik ve çok mutlu ayrıldık. Özellikle bir akşamüstü atıştırması için kesinlikle tavsiye ediyorum.
Barri Gotic'in ara sokaklarından döndük. Kitap tehlikeli diyordu da 4 hatun başımıza korkup geç saatlerde bu ara sokaklara girmemiştik. Korkulasıymış vallahi. La Rambla'ya yakın sokaklardan birinde Numrut restoranına rastladık. Çay buluruz diye girdik, Baran'la tanıştık, sohbete daldık ve ilk Sangria'mızı içtik. Cinli çok beğendi. daha sonraki hiç bir sangriayı da bu kadar beğenmedi. İlk göz ağrısı olduğundan mıdır bilmem.
2. Salı... Illa de la discodia, Casa Amatller, Casa Mila, Casa Asia, La Sagrada Familia, Parc Guell, Hospital de la Sant Pau derken dere tepe yola aldık. Önceki gelişimizde çok sıra vardı ve Sagrada'ya girmeye yeltenmemiştik bile. Meğer ne doğru kararmış. Kule de kapalı olduğu için içindeki inşaat çalışmalarından başka birşey göremedik desem yeri. Onun yerine Gaudi'nin casa'larından birine girmeliymişiz.

4 hatun kişi geldiğimizde bu mekanların hepsi bana çok daha fazla etkileyici gelmişti. 2. görüşümde aynı etkilenmeyi yaşamadım. Cinli'ninse Barselona'yı her ne kadar çok sevdiyse de o kadar etkilenmediğini gördüm.

Akşam yemeğimizi uçaktaki koltuk arkadaşımızın tavsiye ettiği El Salero (Tuzluk)'da yedik ve çok memnun kaldık. Adresi yazının sonunda

3. Çarşamba... Otele kahvaltı dahil değildi. Biz de hızla o kuru sandöviçlerden çok sıkılmıştık. Kahvaltımızda peynir ve yumurta arayılarımıza ağırlık vermeye karar verdik. Çaydansa hızla umudumuzu kestik. Çözüm yolunu tapas barlardan peynir-domates ve zeytin tapalarından ısmarlamakta bulduk. Ben ispanyol sosislerinden birini de denedim. Çok lezzetliydi, ama çok yağlıydı ve ağırdı. Bizim sucukların daha lezzetlisi ve hazmı daha zor olanı. Öyleki gün bittiğinde hala midemde yer işgal ediyor gibiydi.

3. gün önceki gelişimden farklı olarak Parc de la Ciutadella'dan geçtik. Gençlerin kendilerini çimenlerin üstüne güneşlenmeye attıkları, kitap okudukları, akrobasi çalıştıkları güzel bir parktı.

El Encants'taki bit pazarına gitmeye çalıştık. Zar zor bitişine yetiştik. Malesef hiç de umduğum gibi değilmiş. Bitin de biti bir pazarmış.

Kitabın peşine takılıp Riera Baxia'daki 2. el dükkanlarını Arap mahallesinin içinden geçerek bulduk. Gidilebilir. Ben bir fular alabildim sadece.

Akşam yemeği'ni El Born'daki Origin restoranında yedik ve memnun kaldık. Katalan yemekleri yemek için iyi bir yer.

4. Perşembe... Pueblo Espanyol'dan sonra Montjuic Kalesine tırmandık. Neyseki çok güzel bir parkın içinden tırmandık. Barselona limanının ne kadar büyük olduğunu gördüm, gördüğüme de zar zor inandım.

Akşam yemeğimizde ilk Paella'mızı yedik. Pek memnun kaldık. Yemek yediğimizi sokağı pek sevdik. Adını hatırlamıyorum. Katalunya meydanından La Rambla'ya girdikten sonra sağdaki ilk sokak.

Barselona'nın futbol sahasını göremeden vaktimiz doldu.

İspanya'da en çarpıcı konu Cinli'nin sigaratör olması nedeniyle "No fumar" konusuydu. No Fumar (sigaraya içmeyin) mekanların sayısı hiç de az değil. Restoran bar ararken hep fumarlı mı fumarsız mı diye kontrol ederek girdik. No fumar yaygın olduğundan sanırım sokakta fumaran sayısı bir hayli fazlaydı.

5. Cuma... Gene A1 otobüsüne binerek çiseleyen yapmur eşliğinde havaalanının yolunu tuttuk. Barselona'dan çok fazla sefer olduğundan sanırım havaalanı çok kalabalıktı. 40 dakika önce havaalanında olmak Sevilla gibi iç hat uçuşu için uygundur diye düşünmüştük. Fakat hiç de öyle değilmiş. Ancak görevli desteğiyle vaktinde check-in yapabildik. 1 küsur saatlik SpanAir uçuşuyla Sevilla'ya vardık. Bundan sonrası 2. yazıda.

Bu da 1. Barselona çıkartması yazısı: http://sudabalik.blogspot.com/2006/04/gaudi-picasso-dali-sangria-paella.html

Tavsiyeler
  • Bar Baqueria, Mercat Boqueria'nın içinde, tapaları çok güzel
  • El Salero, Calle Rec 60, 933198022, Et yemekleri çok iyi
  • Origens, www.lallavordelsorignes.com , Pg Del Born 4, Akşam yemeği için

18.5.08

Vay be evliyiz artık!

Evlilik tarihi yaklaştıkça yoğunluk arttı. Yetiştirmemiz gereken işlerinin sayısı kabardı.
Davetiye işinde geç kaldık. Ancak ailelerimiz davetiye dağıtabildi. Biz ancak e-davetiye gönderebildik. Ama e-davetiyeyi Cinli pek güzel hazırladı gerçekten de.
Damatlığı ancak 1 hafta önce almayı başarabildik. Gelinliği nerdeyse almadan geri dönecektik. Bir sütunun üstüne koltuk altlarımdan kesilmiş halim oturtulmuş gibiydi ve vücudum bir kağıtlı kekin kağıdından taşması gibi o sütunun üstünden taşıyordu. Cinli'nin mücadeleleri sonrasında terzi araya girdi ve bir iğne darbesiyle gelinliği toparladı.
En zor iş oturma düzeni yapmakmış. Yemekli düğün olunca unuttuğumuz kişiler var mı, geliyorlar mı, annelerin listesi ne alemde... Düğünden bir önceki günün geç saatlerine kadar bununla uğraştık. Listenin son halini ise ben kuaförde gelin başı yaptırıyorken Cinli halletti ve liste hala tam değildi.
Balayı organizasyonunun yarısında pes ettim. İlk 5 günün otel rezervasyonu tamamdı. Sonraki 4 gününse orda hallederiz artık şeklindeydi.
Düğünden iki gün öncesine kadar annemlerin ve Şule'lerin kalacağı otel için telefon trafiği devam etti.
Bir gün öncesinde kuaföre gittim ve gelin başı provası yaptırdım. Çıkışta yıllardır görmediğim Gülsüm'e rastladım. Yarın düğünüm var, gelsene, dedim, sağolsun kalktı geldi. Ah Gülsümcüm keşke Aslı ve Esma da olsaydı, düğün pastasının üst katı da basket topu şeklinde olsaydı :P
Cuma günü Cinli'yle arabamıza bindik, gelinliği damatlığı arabaya attık, İstanbul'dan Ankara'ya evlenmek üzere yola çıktık. Çok komik geldi bu bana. Daha 5 km yol almamıştık ki bir çantayı unuttuğumuzu farkedip geri döndük. Planladığımız gibi erken çıkmadığımızda biraz Cuma gününün iş trafiğine kaldık. 2. Köprü girişinde arabaya arkadan çarptılar. Neyseki sadece tamponun kırılmasından daha fazla bir hasar almadık.
Akşama Gül'de kaldık. Sağolsun Gül bizi çok güzel ağırladı, ertesi gün de abimleri misafir etti. Yaa şu işe bak sen! 2,5 yıl önce kalk git Kübalar'a gezmeye, orada Ankaralı Gül'le tanış, Türkiye'de görüşmeye devam et (ki bu pek olmaz), 1 yıl sonra Ankara'yı Gül'ü ziyarete git, o seni Cinli'yle tanıştırsın, sevgili olun, 1 yıl sonra da evlenin... Süper hikaye valla. Çok yaşa Gül!
Düğün günü sabahın köründe kalktık tren garına annemleri karşılamaya gittik. Onları otele yerleştirip birlikte kahvaltı ettik. Gül'e dönüp bir kahve içtik, yıkandık derken, hem abimler Kuafördegeldi hem de kuaföre gitme vakti. Kuaförde işimiz 3-4 saat sürdü. Çookk uzunnn! Kuaförün adı Devlet. "Devlet"e yaptırdım yani saçlarımı :) Tepemde koca bir topuz yaptı Devlet. O koca topuzun benim saçlarımla ortaya çıkması mümkün olmadığından simit denen birşey ekledi saçıma. Düğün sırasında da bir kaç arkadaşım "Oya senin bu kadar çok saçın var mıydı" sorusuyla şaşkınlıklarını gizlemediler. Ee haklılar ne diyim, kafamdaki topuza kaçak kat çıkılmıştı resmen.
Kuaförden sonra bindik gelin arabamıza fotoğrafçının yolunu tuttuk. Doğma büyüme Ankaralı gelin arabası şöförümüz Serap meğer yolları bilmiyormuş. Damadın tarifiyle stüdyoyu bulduk. 1 saat çekim yapıldı. Kameralar dijital oldu mertlik bozuldu. Kaç resim alacağımıza bakmadan, fotoğrafçı 1 saat şekilde şekle soktu bizi. Cinli gülmekte zorlanırken, ben bükülmelerde sorun yaşadım ve genelde de azarı ben işittim. (O gelinlik içinde kolaysa fotoğrafçı kendi bükülseydi de görseydik!) Neyse, "1 kere olacak bu işler" klasik repliğini tekrarlayarak bütün zorlukları sineye çekerek pozlarımız verdik.
Oradan çıktık düğün salonumuzun yolunu tuttuk. Bize o anda yöneltilebilecek en güzel soruyu sordular: Ne yer, ne içersiniz?.Süper! Daha sonra da gördük ki düğün sırasında hiç bir şey yemek mümkün olmuyormuş. Hatta içmek bile. İnsanlar dağılana kadar 1 kadeh rakı içemedim.
Olay nikahın kıyılması ile başladı. 3 Nikah şahidimiz vardı. Yelo, Gül ve Arif. Hiç lafını etmemiştik ama ben Cinli'nin ayağına basmadan edemedim. Bir hayrı olacaksa bu aksiyonun, kaçırmayayım istedim. Yaklaşık 200 kişilik bir düğün oldu. Nikahtan sonra 200 kişiyi öpüp, fotoğrafçıya pozumuzu verdik derken, düğünün yarısı bitti. Masalara uğrayalım 2 laf edelim, iki göbek atmayı da ihmal etmeyelim derken düğün bitti. Hiç yetmedi bu düğün bana derken, düğünün sonunda 2 masa arkadaşlarla oturmaya devam ettik, şarkı söyledik, biraz daha dansettik de anca biraz daha doydum düğüne. Bu arada pasta faslını atlamak istemem. Şu bahsi geçen maket pasta olayına bir fiil tanık olduk. Pasta maketi resmen kirliydi. Garsonlar makete monte edilmiş kısmını bize işaret ettiler. Orayı kestik. Doğrusu pastayı yerken mikrop kapar mıyız diye düşünmeden edemedim. Neyseki üstüne bize şampanya ikram ettiler de çabuk unuttuk pastayı.
Düğün bitti otelimize gittik. Sıra hep bahsi geçen toka çıkarma faslına geldi. 40 kadar toka sonrasında amaçsızca ve savruk şekilde tepede dikelmiş saçlarımda tam anlamıyla Sindirella'dan Külkedisi'ne dönüşmüş durumdaydım. Bir gayret makyajımı sildim ki Cinli sabah "allaam ben ne yaptım" pişmanlığı ile kaçarak uzaklaşmasın. Gelinliği çıkarınca kaburgalarımı eski yerlerine getirmek için derin derin nefesler aldım. Nefesler süresince bu yerine yerleşme işlemi ve onun ağrısını hissettim.
Sabah erken kalıp tekrar yola dökülecektik. İstanbul'a dönüp balayı için bavul hazırlamız gerekiyordu hala. Mete'yi aldık, düğün sonrası sınava girip büyük ihtimalle başaracak olan Işık'ı sınav çıkışında aldık, annelere yemeğe gittik (bu bir şölendi), Şule'nin unuttuğu nüfus cüzdanı için otellerine gittik, yola çıktık, şehirlerarası zincirleme kaza trafiğine takıldık, ara yollara saptık, Meteler'i evlerine bıraktık, tam eve az kaldı derken, geri dönüp Mete'nin unuttuğu defterini verdik.. ve yaklaşık 12 saat sonunda Ankara'dan İstanbul'a varmayı başardık.
Eve girdik, koltuğa attık kendimizi ve gülümseyip "vay be evliyiz artık" dedik.

14.3.08

Evlenmek zor zanaatmiş

Evlenmek iki imzaya bakmıyormuş hiç de. Yapılacakların listesini çıkarmak bile bir işmiş. Karar verildiği sanılan pek çok şey tekrar tekrar değişebilirmiş. Yeni yeni kalemler eklenebilirmiş.
Çok mu şikayetçi gibi oldum? Hayır, şikayetçi değilim aslında. Ama olabilirdim. Çok da şikayetçi olunası bir durum. Ama Cinliyle pek güzel hallediyoruz işleri. Genelde plancı olan benim. Ama Cinli de baya yardımcı bana. Onca sıkılıp da tartışma yaratabileceğimiz işi hiç de hırlaşmadan gayet güzel tamamlayıp yanına bir tik atıyoruz.


Gelinlik Pabuçlarım
Evliliğe dair elimize geçen ilk somut şey -evi boyatmamı saymazsak- benim gelinlik ayakkabım oldu. Hiç aramadım sağda solda. Dans ayakkabılarımı satın aldığım Necmi Usta'ya gittim, beyaz parlaklı 37 numara siparişi verdim, 1 hafta sonra da aldım, iş bitti. Necmi Usta'nın ayakkabıları yumuşacık, çok rahat. Düğünün sonuna kadar hiç oturmadan gönlümce dans edebileceğim.
Necmi Usta'nın atölyesi Tarlabaşı'nda bir ara sokakta, daracık merdivenlerle çıkılan bir apartmanın çatı katında, dökük bir yer. Cinli'yi de götürdüm oraya, meraklı gözlerle inceledi atölyeyi. İncelenmeyecek gibi değil. Daracık bir giriş, bir odada imalathane, diğerinde showroom denmesi mümkün olmayan ama modellerin sergilendiği ve denendiği bir kısım. Salaş bir yer ama içerisi tıklım tıkış dans ayakkabısı almaya gelenlerle dolu. Necmi Usta da neşeli güler yüzlü bir usta.
İkinci büyük gelişme de şu: Cinli artık bu haftasonu İstanbul'a taşınıyor. Cuma akşamı evin şekli biraz değişmiş, boyanmış ve eski eşyaların yaklaşık yarısı gitmiş bir şekilde Cinli'nin eşyalarını bekliyor olacak. Çok heyecan verici!
Çarşamba akşamı deprem olmuş. Ben gene hissetmedim. O sırada topuklu ayakkabıların üstünde, akşamın o saatinde ofiste koşturuyordum çünkü. Tabi beni de öncü deprem midir korkusu bastı. Tam taşınma arifesinde aklımdan kötü şeyler geçti. Son zamanlarda bir huy edindim. Aklımdan kötü bir düşünce geçer gibi olursa, bu düşünceyi sesli bir şekilde olumlu haliyle dile getiriyorum. "Hayır aklımdan geçen bu xxx kötü şey olmayacak, herşey yolunda gidecek" diyorum. Eğer bunu yapmaz da aklımdan olumsuz düşüncenin üstünü örtersem, korktuğum başıma gelecek gibi hissediyorum.
Ben çok mutluyum diye etrafta dolaştıkça, nazardır, nazar boncuğudur konularının önemi bana hatırlatılıyor. Ne kadar prim vermemeye çalışsam da herhalde ürküyorum ki böyle yöntemler buluyorum kendime.

24.2.08

Olup bitenler..

Bu sene herşey çok hızlı. Sadece evlilik işleri değil, iş değişikliği de çok etkiledi beni. Nişandan beridir 3 kez Moskova'ya gittim 2şer günlüğüne. Yani bir geceleğine. Ne güzel demeyin lütfen, çile çektim sadece. Bir toplantı yap, otelin yakınında bir akşam yemeği ye, trafik derdi yaşa, havaalanında vakit geçir dön. Her üçü de böyle gerçekleşti. Bir de gidiş öncesi hazırlıklarla acayip yoruldum. Hatta bu nedenle nikah için evrak toplamakta geciktim biraz. Cinli'nin gözü korktu bu trafikten.
Onca koşturmaca arasında gene de becerdik nikah tarihi almayı. Düğün salonumuzu da seçtik. Düğün yapacağımız kesinleşti yani. Mekan benim de Cinli'nin de çok içine sindi; kış bahçesi gibi.
Bu haftasonu Fatih'te bir depar atıp gelinlik işini hallettim. Öyle çok soru sordum ki gelinlikçi hep böyle ince eler sık dokur musunuz diye sordu. Şaşırdım doğrusu. Ben kabul etmek istemiyorum ama öyleyim galiba. Ama sanki bazen de hiç öyle değilim. Hımm. Neyse...
Boyacıyla da anlaştım dün. İkidir boyatmaya niyetledim ama üst komşunun evindeki bir takım arızalardan dolayı salonun tavanında akma oluyor ve kuruması gerektiği için ertelemek zorunda kaldım. Umarım bu sefer başarıcam.
İkimizin de dayalı döşeli bir evi var ve bu nedenle yeni bir şey almayacağız. Bir tek ben evi boyatacağım, Cinli de koltukların yüzünü yeniletecek. Eh iki evin karışımından baya bir yeni ev çıkar sanırsam. Martın ortasında Cinli'nin evini İstanbul'a taşıyoruz. Voltran'ı oluşturmaya az kaldı :P
Hiç gerçek olmadığını bilsem de dün gelinlik ve boyacı işini de hallettikten sonra, baya bir işleri kolaylamış hissettim. Pazar gününe enerji gerektiren bir program yaptım. Kızlarla Hidiv Kasrı'nda açık büfe kahvaltıda buluştuk. Hava bahar havası gibi pek güzeldi. Uzun süre sonra Lara'yı gördüm. Güzel kuş, pek özlemişim onu. Hep kocaman şaşkın ve meraklı gözlerle bakıyor etrafa. Sade sıkıştırdı beni, ne zaman kardeş gelecek diye. Ama ben anladım, onun asıl hedefi kendine hamilelik arkadaşı bulmak. Anneliği çok sevdi bizim kız, ikinciye şimdiden hazır.
Bu iş koşturmacası beni çok yordu son zamanlarda. Çok yorgun geliyorum eve. Erken yatıyorum. Doğru düzgün dışarıda bir program yapmıyorum. Dansa bile gitmez oldum. Bütün verdiğim kiloları da aldım. Biraz toparlamam lazım kendimi. Bu nedenle bu pazar keyfi çok iyi geldi bana. Cinli gelince üç öne çıkan plan var: Tenise başlamak, yakın civar trekkinglere gitmek ve boğazda kahvaltı sayısını artırmak. Umarım böylece toparlayacağım kendimi tekrar.

3.2.08

Alyans sağ elde yerini aldı

Aslında bir nişan yazısı yazdım geçen hafta. Ama yeni işimin yoğunluğu yazıyı siteye koymama izin vermedi. Uygun olduğumda da yazı, iş bilgisayarımda kalakaldığından gene olmadı.

Bir iki foto ekleyeyim en azından bari, dedim.

19 Ocak'ta İzmir'de ev nişanı yaptık.
Kuaföre gitmedim. Saçımı annemle karşı komşu Hediye Abla sardı, makyajımı alt komşumuz Nurhan Abla yaptı.


Babalar yanyana ve görüldüğü üzere her ikisi de pek yakışıklı :)

Ben de hem ağlarım, hem giderim..

İşte cinli Ahmet'le, balık Oya.. Alyans da karede yerini almış.

Bu işi de böylece hallettik! Ohh afiyet olsun!!

Geri kalan fotolar da burada: http://picasaweb.google.com/oyakubilay/NiAn

14.1.08

Hayatımda bir ton değişiklik var*

2007 acayip bitti. 2008 acayip başladı, çok da acayip devam edecek, öyle görünüyor...

Haber 1: Geçen hafta gözümü çizdirdim. Lasek ameliyatı oldum. Artık gözlük takmıyorum. Doktor iyi gözlerin dedi. Bakalım.. Daha tam iyileşmedim. Şimdilik hayat biraz flu. 2 gün doğru düzgün açamadım gözlerimi. Anne desteğiyle hayatla bağlarımı kurabildim anca. 4 gün de abimin deyimiyle Mehmet Ağar şubesi gibi dolandım evde, yani güneş gözlükleriyle. 3 gün televizyonu izlemekten çok dinledim.. falan filan... yakında süper görecek gözlerim.
Haber 2: İş hayatımda büyük değişiklik var. Uygulama geliştirme uzmanı Oya'nın yerine, satış temsilcisi Oya geldi. Teknik biri olmayacağım artık, süslü bir satışçı olacağım. Bu benim iş hayatımda çok radikal bir değişiklik. İnsanlarla daha çok, bilgisayarla daha az vakit geçireceğim bu işin beni daha çok mutlu edeceğini umuyorum.
Haber 3**: Bu haftasonu nişanlanıyorum. Çok aşığım!!!
Haber 4: 5 aydır 1 tane bile sigara içmedim.
Haber 5: İşyerim Kartal'a taşınacak. Evimi Merter'den başka bir yerlere taşımalıyım ve henüz Cinli'yle nerede oturacağımıza karar veremedik.

* Hepsi de çok yeni haberler değil, ne yapalım idare edile..
** Nişan tarihimiz keşke Hirant Dink'in öldürülme tarihine denk gelmeseydi..