22.6.08

Gelen var

İspanya tatilinin 2. kısmını baya bir geç yazdım. Çünkü gündemime çok yeni bir konu girdi. İşte süpriz: BEBEK BEKLİYORUM!
8. haftanın içindeyiz. Bebecik henüz sadece 8 mm., yani elma çekirdeği kadar. Kendi minicik ama pıtı pıtı atan bir kalbi var.
İnsanın hayatını acayip etkileyen bir şey gerçekten. İnanılmaz bir sorumluluk diyeceğim ama daha otomatik bir şey. Birden içki içmemek, daha yavaş ve sakin hareket etmek.. kendi kendine oluverdi.
Hamilelik belirtisi olarak gazım çok arttı, akşamları çok uykum oluyor, sabahları çok aç kalkıyorum, sivilcelerim çıkmaya başladı, kokulara duyarlılığım arttı. Bunca belirtiye rağmen karnımda bir bebek olduğuna inanmak benim için çok zor oldu.3 test pozitif çıktı, doktor tamamdır dedi, ama en son ultrasonda görünce daha bir inandırıcı oldu durum. Bebişimin ilk fotoğrafını cüzdanımda taşıyorum. Göz çukurlarını gösteriyorum ama henüz kimseyi buna ikna edemedim.
Cinli de çok heyecanlı. Tam koca olmaya alışmaya çalışıyordu ki, şimdi bir de alışılacak babalık konusu ortaya çıktı. O benden daha dikkatli, beni korumak için tetikte.
Varılan sonuç şudur ki bir süre gezip görmek kenarda kalacak, bebek havadisleri yer alacak bu sitede. Artık hamilelik yazıları yazan yazana web sitelerinde. Eh ne yapayım! Ben de bu aleme katkımı koyacağım elimden geldikçe :P

21.6.08

Balayının 2. yarısı: Endülüs

Bunca zaman sonra görev bilinciyle oturdum, balayı yazısının tamamlamaya. Artık ne kadar hatırlarsam.. Hatırlamak için fotoğraflardan medet umdum ama her zaman olduğu gibi tatilin sonlarına doğru fotoğraf çekme miktarı azalmış; umduğumu bulamadım.
Kaldığım yerden devam edeyim. Barselona havalanı o kadar kalabalıktı ki yetkililerin yardımı ile anca içeri girebildik. Koştuk. Kapıya varınca öğrendik ki uçak rötar yapmış. Cinli'nin sigara krizi tuttu ama nafile bir duman odası bile yoktu. Sevilla'da uzun süre bavullarımızı bekledik. Bu bekleme süresince Cinli'nin bir fumar odası arayışları gene başarısızlıkla sonuçlandı. İşte bu araya ekliyeyim. Her yerde olmasa da genel olarak bir sigara yasağı var İspanya'da. "Fumar", sigara içmek, demek. Ve her kapalı mekanın girişinde yasak var mı yok mu kocaman belirtilmiş. Kısa süre sonra mekanlara girerken fumarlı mı fumarsız mı diye bakınarak girmeyi öğrendik.
Sevilla'daki ilk 1 günden sonraki plan kafamda çok da net değildi. Ne zaman araba kiralasak emin değildim. Havaalanında bir hayli çabaladım. Ben kararsız kaldıkça arabalar tek tek kiralandı ve fiyat çok arttı. Biz de vazgeçip otobüsle şehre inmeye karar verdik. Otobüs bizi tren garında bıraktı. Taksi ararken gördük ki araba kiralama vahasına varmışız. Nerdeyse yarı fiyatına ertesi güne bir Opel Meriva rezervasyonu yaptık. Yani şöyle karar vermiş olduk: 1 gece Sevilla, sonra arabayla dolanmaca, sonra 1 gece daha Sevilla ve dönüş. İyi bir kararmış.
Sevilla, Katedral civarı en turistik yer. Katedral'in dibindeki Alcazar bahçelerini (Reales Alcazares) mutlaka gezin. Katedral meydanında çan kulesine sırtınızı verdiğinizde ilerideli Mateos Gago sokağına girin. Ordaki barlar ve orada yediğimiz güveçte karides bize çok güzel geldi.
Sevilla akşamını bir flamenko gösterisi ile taçlandırmak istedik. Gene kitabın rehberliğinde yol aldık. Yağmurun altında bol bol yürüdükten sonra sanki 1 yıldır kapalı olan bir bina bulduk (La Anselma). Sorduğumuz kişiler, 11 gibi açılır, belki de açılmaz, hımm bugün açılmayacakmış.. gibi garip laflar ettiler. Ne zaman açılacağı belli olmayan bir bar çok şaşırttı bizi. Gene bolca yürüyerek kitaptan bulduğumuz baska bir mekanda güzel bir flamenko gösterisi izledik (Casa Carmen). Dönüşteki son Sevilla gecemizde gene yağmur vardı. Ve biz bir flamenko gösterisi daha izlemeye karar verdik. Fakat bu sefer öncelikle adresi kontrol etmeye karar verdik. Gittik ki gene kapı duvar. Gene birilerine danıştık ve açılacağının kesin bilgisini aldık. Doğrusu ya garipti kapıda bir tabela yoktu. Anca vakit gelip de kapı açılınca içerde görünen bir tabela vardı. Buradaki gösteri çok daha amatördü ama ortam keyifliydi (La Carboneria).
Sevilla'da kendimize bir Endülüs haritası aldık. Ama harita bize Sevilla'nın içinden nasıl çıkacağımızı söylemiyordu. Bu kısıtlı durum blackberry telefonumla ilişkilerimi geliştirmemi sağladı. Üzerinde yer alan harita uygulamasını meğer 2 nokta arasında yol tarifi vermesi için kullanabiliyormuşum. Böylece bize kabus olabilecek şehir çıkışının çok becerikli bir şekilde üstesinden geldik. Daha öncesinde de otel, restoran gibi aradığımız bir iki yeri gene blackberry üzerinden bulmuştuk. Şu bilinen gerçeği bir kere daha tekrar etmeden duramayacağım: Teknoloji güzel şey!
İlk hedef Jerez de la Frontera, oradan da Cadiz'e gitmekti. Jerez bir kasaba. Vardığımız gün pazardı ve hayat pek de hızlı akmıyordu. Kiliseye giden ya da kiliseden dönen pek çok şık insan gördük. Adının ne olduğunu hatırlamadığım bir meydandaki tapas barlardan birine oturduk. Tapaları çok güzeldi. Sherry'leri ile ünlü bu bölgede bodega'larda tadım yapma organizasyonunu malesef beceremedim. Barda yaptığımız farklı sherry'le idare ettik. Galiba dry olmayanını beğenmiştik, koyu renkli olanı.
Yola devam edip Cadiz'e vardık. Daracık ara sokaklarında bol bol yürüdük. Başta Sevilla'dan sonra deniz kenarında bir yere demir atmayı umuyorduk fakat son günlerde anladık ki hava durumu buna izin vermeyecek. Bütün Endülüs gezimiz boyunca denize en yaklaştığımız Cadiz'de fırtına vardı. Okyanus dalgaları ürkütüce olmakla birlikte cazibeliydi de. Rüzgar sörfü ve kite-surf yapanlar vardı. Arabanın camını hangi ara açtık bilmiyorum, arabanın içi kumsaldan gelen beyaza yakın renkli kumlarla kaplanmıştı. Onca yürüdük o gün bir şey olmadı derken, Jerez'de ayağımı burkmamın etkilerini(kesinlikle sherry'lerden önce burktum) akşama doğru fazlasıyla hissettim. Şişlik yoktu ama artık sekerek yürümeye başlamıştım. Araba ile otel aradık ve başaramadık. Yaya yol almak ise rüzgar nedeniyle gerçekten zordu. Otoparka da ayrıca para vermeyi göze alarak en pahallı otel odamızı burada tuttuk. Kahvaltı dahil diye avunduk. Malesef kahvaltı dedikleri tereyağı ve marmelattan ibaretmiş. Ben 3 kelimelik ispanyolca ve 12 kelimelik italyanca bilgimle espriler yaparak başka yiyecekler dilenince bize acıyan garson domates getireyim dedi. Ve gele gele bizim kahvaltı tabaklarımızdaki küçük plastik paketlerin içindeki gibi domates püresi getirdiler. Tatilin geri kalanında da anladık ki burada kahvaltı denen şey bu marmelet (reçel bile değil) ve tereyağı. O güzelim peynirler, domatesler ve zeytinler İspanya'da sadece içkinin yanındaki mezeydiler. Ne yazık!
Sevilla'da ünlü gazpacho ile kahvaltı etmeyi önerdim Cinli'ye. Kitapta yazdığı kadarıyla aklımda domates çorbası benzeri olarak kalmıştı. Evet öyleydi fakat soğuktu. Malesef ben bu bilgiyi çorba önümüze geldiğinde hatırlamıştım. Kahvaltı maceralarımız böylece tatil boyunca devam etti. Ben çözüm bulamadığım noktalarda hep masalarda bulunan zeytinyağlarına ekmek banarak karnımı doyurmayı tercih ettim.
Korktuğumuz olmadı, ayak bileğimdeki acıdan ertesi güne hiç bir şey kalmamıştı.
Cebelitarık'ı hedefledik. Ama nafile. Meğer Cebelitarık'a girmek için İngiliz vizesi gerekiyormuş. Malaga'yı ve Granada'yı boş verip rotayı Ronda'ya çevirdik.
Pueblo blanco yani beyaz köylerden biri Ronda. Bu köyler güvenlik nedeniyle hep dağların tepelerine kurulmuş. Amaan hep böyle değil midir derken, daha Ronda yolunda pek de öyle olmadığını anladık. Ronda'nın neden teslim alınan en son mağrıbi kalesi olduğunu anladıl. Dik virajlı yollar aldık. Ama Ronda'ya varınca çok keyfimiz yerine geldi. 100 metre yüksekliğinde bir köprüden geçiliyor Ronda girişinde. Çok eski bir kasaba. Kasaba girişindeki tabeladan anlaşıldığı kadarıyla Avrupa Birliği buraya baya bir para akıtmış. Ronda sokaklarında yürüdük. Önce dereye üstten bakan restoranlarda yemek mi yesek derken, ilerleyen saatlerdeki sivrisinek akınından korkarak otelimizin restoranına sığındık.
Ertesi sabah güneyden geldiğimiz Ronda'ya kuzey yolundan veda ettik ve anladık ki Ronda'ya gelişin doğru yolu buymuş.
Öğlen gibi Cordoba il sınırlarına geldik. Şehir girişindeki bir otelden harita kaptık, blackberry'den de aradığımız otele yol tarifi sorduk. Sonra da onun verdiği tarifi beğenmeyip, kendimize olan güvenimizle haritadan gözümüze kestirdiğimiz rotayı izlemeye karar verdik. Ah ah! Güvenmez olaydık! Aynalarımızı kapatarak geçmek zorunda kaldığımız daracık tek yön yollarda debelendik durduk. Otele varmamız 2-3 saat sürdü. Cinli'den artık buhar çıkıyordu. Aradığımız otelde yer yokmuş, arka sokakta bir pansiyonda pahallı bir oda bulduk ama hiç direnmeden tuttuk.
Açtık. Katedral'e ancak yan gözle bakarak sokakta karnımızı doyurabileceğimiz bir yer aradık. Güzel de bir yer bulduk. Fakat biralar ve yemekten sonra ancak sakinleşebildik ve bu uzun bir zaman aldı. Depoladığımız az buçuk enerjiyle ara sokaklarda dolandık. Ama benim aklım katedralde kaldı. Ertesi gün sabah erkenden bir gayret kalkıp hiç olmazsa katedralin bahçesine başımı uzatmayı başardım. Cordoba'nın keyfini malesef pek de çıkaramadık. Şairin "bilirim de yollarını, varamam Cordoba'ya" dizeleri aklımızda iyice yer etti.
Sevilla'ya döndüğümüzde ilk gece kaldığımız, benim internetten bulduğum 20 yıl öncesinin çık otelinde kalmadık. Gittiiğimiz gün aradık ve çok da zorlanmadık. Sevilla'ya gene yağmur eşiliğinde ama yediğimiz tapaların güzel tadları damaklarımızda veda ettik.
İspanya'da İngilizce konuşan insan çok az. Hizmet hiç de Türkiye'deki kadar iyi değil. Sahil çok güzel görünmekle birlikte, doğrusu Avrupalı olsam deniz tatiline Türkiye'ye gelirdim diye düşündüm. Hele bugün Kapalı Çarşı'da bir dükkanın camında İspanyolca, İtalyanca ve Katalanca konuşulur yazısını görünce, hizmet aşkımıza şaşmadan edemedim!
İspanya'da yastıklar genel olarak bizim anne-babalarımızın eski yastıkları gibi bir yastık. Biz balayında olduğumuz için ve son zamanlarda en çok duyduğumuz "bir yastıkta kocayın" dilekleri nedeniyle bunu pek bir manidar bulduk. Umduğumuz gibi denize giremesek de tatilimizi pek memnun ve yorgun bir şekilde bitirdik.

Not: Fotoğraflar büyük oranda Cinli'nin çektikleri. Özellikle de güzel olanlar :)